islam tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
islam tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İslam Öncesi Ve Sonrası Türk Dil Edebiyatı


Türk dil ve edebiyatı, Ural-Altay dil ailesinin Altay dönemine aittir. Tarih boyunca, Türkler kendi dillerini de alarak geniş bir coğrafi alana yayılmışlardır. Türkçe konuşan insanlar bugünün Moğolistan'ından Karadeniz'in kuzey kıyılarına, Balkanlar'a, Doğu Avrupa'ya, Anadolu'ya, Irak'a ve kuzey Afrika'nın geniş bir bölgesine uzanan geniş bir alanda yaşadılar. İlgili mesafeler nedeniyle, çeşitli lehçeler ve aksanlar ortaya çıkmıştır. Dilin tarihi üç ana gruba ayrılır: eski Türkçe (7. ile 13. yüzyıllar arası), Orta-Türk (13. ile 20. yüzyıllar arasında) ve 20. yüzyıldan itibaren yeni Türkçe. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeyi istila etti ve sonuç olarak üç farklı dille karıştırıldı.

Hemen ardından “yeni dil” hareketi vardı. 1928'de Cumhuriyetin ilanından beş yıl sonra, Arap alfabesi Latin alfabesiyle değiştirildi, bu da yabancı kelimelerin dilinden kurtulma hareketini hızlandırdı. Türk Dil Enstitüsü, dil bilimsel araştırma yapmak ve dilin doğal gelişimine katkıda bulunmak amacıyla 1932 yılında kurulmuştur. Bu çabaların sonucu olarak, modern Türkçe, doğal olarak gelişen ve yabancı etkilerden arınmış, edebi ve kültürel bir dildir. Türk Edebiyatı tarihi, Türk medeniyetinin tarihini aşağıdaki gibi yansıtarak üç döneme ayrılabilir: İslam'ın kabul edilmesine kadar geçen süre, İslam dönemi ve batı etkisi altındaki dönem.

İslam Öncesi Türk Dil Edebiyatı

Türk edebiyatı, Türk milletinin ortak ürünü idi ve çoğunlukla sözeldi. Türk yazılarının bilinen en eski örnekleri, 7. yüzyılın sonları ve 8. yüzyılın başlarından itibaren bulunmuştur. 720'de Tonyukuk'a, 732'ye Kültigin'e ve 735'e Bilge Kağan'a yazılan Orhun anıtsal yazıları, Türk edebiyatının konusu ve mükemmel tarzıyla başyapıtlarıdır. Bu dönemlerden kalma Türk destanları Yaratılış, Saka, Oğuz-Kağan, Göktürk, Uygur ve Manas'dır. 14. yüzyılda yazılı olarak yazılmış "Dede Korkut Kitabı", bu destansı dönemin anısını güzel bir dilde koruyan son derece değerli bir eserdir.

İslam Sonrası Türk Dil Edebiyatı

1071’de Malazgirt zaferinin ardından Türk’ün Anadolu’ya göçlerini takiben, Anadolu’da çeşitli Beylik’lerin kurulması ve sonunda Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulması, Türk edebiyatının iki ayrı hat boyunca “divan” ile gelişmesi için bir sahne hazırladı. Arapça ve Farsça dillerinden ilham alan klasik edebiyat ve Türk halk edebiyatı, Orta Asya geleneklerinde hala köklü bir şekilde kalmaktadır. Divan şairlerinin bağımsız felsefeleri yoktu, aynı fikirleri farklı şekillerde ifade etmekten memnundular. Şairin görkemi, sanatçılığından özgün ve güzel ifade biçimleri bulmaktan geldi. Divan şairlerinin en ünlüsü Baki, Fuzuli, Nedim ve Nef'i olmuştur. 

Başlangıçta iki yabancı edebiyat geleneğine (Arap ve Farsça) dayanan edebiyat, zaman zaman sadece taklit ediciyi bıraktı ve Osmanlı ulusal özelliklerini ele aldı. Bir dereceye kadar günümüze kadar ulaşmış olan Türk halk edebiyatı, İslam'ın etkisini ve İslam'ın kabul edilmesinden sonra Orta Asya'nın geleneksel edebiyatının yeni yaşam tarzını ve biçimini yansıtıyor. Türk halk edebiyatı, anıtsal şiir şiirleri ve Tekke (mistik dini eserler) edebiyatından oluşuyordu. 13. yüzyılın ikinci yarısında ve 14. yüzyılın başlarında yaşayan Yunus Emre, divan şiirinin yanı sıra her üç halk edebiyatı alanında da şair ve tasavvuf (mistik filozof) uzmanı yapan bir dönemdi. Şiirsel edebiyatın önemli isimleri Karacaoğlan, Atik Ömer, Erzurumlu Emrah ve Kayserili Seyrani'dir.

Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı

Kayıp İslam Tarihi Hakkında Tüm Bilgileri Barındıran Kitap


Tarih sahasında genel okuyucu kitlesine hitap eden, dolayısıyla ilmî yönü çok öne çıkmamakla birlikte kuru hamaset girdabında da boğulmayan, ele aldığı konuyu genel hatlarıyla ortaya koyan eserler, belli bir ihtiyacı karşılamaktadır. Zira ciltler dolduracak ayrıntılı malûmâta sahip eserleri okumak herkes için mümkün olmadığı gibi konu hakkında evvelden umumî bir fikir sahibi olmak, bu hacimli eserler dünyasına girebilmek için bir anahtar vazifesi de görebilmektedir. Birkaç ay öncesinde, İslâm tarihini bu minvalde ele alan bir kitap Türkçeye tercüme edildi.

Firas Alkhateeb tarafından İngilizce kaleme alınan Kayıp İslâm Tarihi adlı bu eser, aslında web tabanlı bir projenin ürünü… Alkhateeb’in kurduğu ve İslam tarihinin sosyal, siyasal, kültürel ve bilimsel mirasını tanıttığı, İslam alimlerinin eserlerinden örnekler, çizimler, bilimsel bilgiler gibi modern Batı insanı bir tarafa, Müslümanların dahi önemli ölçüde haberdar olmadığı verileri sunduğu lostislamichistory.com internet sitesinin büyük bir teveccüh görmesi üzerine bu birikimin bir kitapta toplanması fikri gelişti ve kitap da böylece ortaya çıkmış oldu.

Kitap, İslâm tarihini Cahiliye döneminden başlayıp 21. yüzyıla kadar bütüncül bir şekilde ele alıp değerlendirme hedefine yönelmiş bir çalışma… On bir bölümden oluşan kitapta siyasi gelişmelerin yanı sıra bilimsel faaliyetler ve önemli atılım ve kargaşa dönemlerine de yer verilmiş. Önce Cahiliye toplumu ele alınarak, Risalet ve ardından dört halife dönemi anlatılmış. Bundan sonra kronolojik bir anlatımla Emeviler, Abbasiler ve Moğol istîlâsı geliyor. Endülüs’e ayrı bir bölümün ayrıldığı kitapta Osmanlı devri, “Diriliş” adıyla yeniden toparlanma ve yükseliş olarak işlenmiş. Bundan sonra ise Müslüman medeniyetinin düşüşü ve bu düşüşün doğal bir sonucu olarak hayatımıza giren bazı teolojik sorunlara değinilerek, “tecdîd” hareketlerinden bahsedilmiş.

Açık ve anlaşılır bir üslupla kaleme alınan eserde elbette bu konulara dair teferruatlı malumat bulunmuyor ki kitabın böyle bir iddiası da yok. Kitabı okuduğunuzda, önünüzde İslâm medeniyetinin 1400 yıllık serencamıyla ilgili genel bir resim beliriyor. Dolayısıyla bu kitap, sonraki okumalar için yol gösteren bir başlangıç basamağı olarak görülebilir. Bununla birlikte, kitabın göze çarpan kimi kusurları da yok değil. Meselâ Müslüman ilim adamlarının temel vazifesinin adeta Antik Yunan’la Rönesans Avrupası arasında bir “köprü ve taşıyıcı” olarak değerlendirilmesi, başka birçok eserde de görülen, “övücü” olduğu zannedilen ve fakat esasında pejoratif mahiyeti hâiz bir anlayıştır.

Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Türk ve İslam tarihi ile ilgili kitap, film, tiyatro vb. eserleri takip eden Türk insanının İslâm tarihiyle alakalı genel ve özet bilgi ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte olan bu eser okunup ardından daha derin okumalar yapılabilir.
Kaynak 
Burs Haber

İlk Eczane Müslümanlar Tarafından mı Kuruldu?

İlk kurulan eczaneler müslümanlar tarından kurulmuştur

Tıp alanında Müslüman Alimler, yunan ve Romalılardan çok daha ileride olup, tıbbi ilimlerin yegane kaynağı durumundadırlar. Hatta bir çok yabancı alim bizim kaynaklarımızı kullanmışlardır. Bütün gelişmelerin temeli yüzyıllar öncesinden beri, bu ilim adamlarımızın ortaya koyduğu bilgilere eklenerek bugünkü seviyesine ulaşmıştır.

İlk tıbbi ilaçların hazırlanıp vatandaşa reçete ile yazılarak sunulduğu Eczaneler İlk kez Müslümanlar tarafından kurulmuştur. İlk Resmî eczaneleri daha 708 yılında El-Mansûr’un halifeliği zamanında kurdular. 9. asırdan itibaren, askerî sağlık işlerine ait olanları da dâhil bütün eczaneler, resmî kontrole tabi bulunuyordu. Nasıl doktorların bir başı varsa, her şehirde yeni eczacıları imtihan eden ve onlara lisans veren, eczacıların da bir başı vardı. Bu eczaneler, bizzat sağlık zabıtası memurları tarafından muntazam şekilde denetimde bulunuluyordu.

ABDULLAH BİN ABBAS (radıyallahü anh)


Eshab-ı kiramın meşhurlarından. Resulullah efendimizin amcası Abbas’ın oğlu olup, tefsir, hadis, fıkıh ve diğer ilimlerde mütehassıs idi. İsmi, Abdullah bin Abbas bin Abdülmuttalib bin Haşim bin Abd-i Menaf el-Kureşi el-Haşimi’dir. Annesi Lübabe binti Haris Hilaliyye, Halid bin Velid’in teyzesi olup ilk müslüman olanlardandır. Babası hazret-i Abbas, önceden müslüman olduğu halde gizli tutup, Mekke’nin fethinde açıklamıştır.

Abdullah bin Abbas, hicretten birkaç sene önce Mekke’de doğdu. Doğduğunda, babası onu Resul-i ekreme götürdü. Peygamber efendimiz onu kucağına alıp, mübarek ağzına aldığı bir hurmayı damağına sürdü ve; “Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret” diyerek dua etti. Bu dua bereketiyle, ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken, Resul-i ekrem efendimizin yanına giderdi. Teyzesi Meymune binti Haris (radıyallahü anha) Resulullah’ın zevcesi idi. Bu sebeple pek çok defa Peygamberimizin evine gidip gelmiş, bazı geceler orada kalmıştır. Resulullah’ın abdest suyunu hazırlar, birlikte namaz kılarlardı. Abdest almayı, namaz kılmayı, Resulullah’dan görerek öğrendi. Devamlı hizmeti sebebiyle, Resulullah’ın çok dua ve iltifatına kavuştu. Bir defasında Peygamber efendimiz, mübarek elini Abdullah ibni Abbas’ın başına koyarak şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Bütün ilim ve hikmeti, bu başa ver. Onları te’vil ve tefsir edebilsin.” Bir başka gün de mübarek elini göğsü üzerine koyup; “Allah’ım! İnsanoğluna ihsan ettiğin her ilim ve her hikmet, bu güzel göğüste toplansın” buyurmuştur.

Peygamberimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra, Abdullah ibni Abbas ailesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kaldı. Mekke’nin fethinden önce Medine’ye hicret etti. Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu. Aklı, zekası, çabuk kavrayışlılığı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu. Peygamber efendimiz zamanında, Kur’an-ı kerimin bir kısmını ezberlemişti. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem vefat ettiği sırada, İbn-i Abbas onüç veya ondört yaşında bulunuyordu. Bundan sonra Kur’an-ı kerimi tamamen ezberledi. Übey bin Ka’b ve Zeyd bin Sabit’e de (radıyallahü anhüma) ezberini arzedip, dinletti. Yine bu sırada Eshab-ı kiramın büyüklerinin meclisinde bulundu. Hazret-i Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, onun, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem aldığı ilme, feyze ve marifetlere kavuştu. Abdullah bin Abbas, Hulefa-i raşidin (radıyallahü anhüm) devrinde fetvalar verdi.

Hazret-i Osman devrinde yapılan Afrikiyye (Tunus) seferine katıldı. Bu seferde, islam ordusu adına kendisine elçilik vazifesi verildi. Afrikiyye’de hükümdarlık eden Cercis ile görüştü. Cercis ve adamları onun aklını, zekasını, fikri kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardı. Hatta onların; “Bu, Arabların mütebahhir (en derin) alimidir” dedikleri variddir. Dönüşlerinde hazret-i Osman’ın emriyle, onun yerine hac emirliği yaptı. Bu vazifeden döndüğü zaman, Osman (radıyallahü anh) şehid edilmişti. Hazret-i Ali’nin halifeliği sırasında, Basra valiliğinde bulundu.

Sıffin’de hazret-i Ali’nin kumandanlarından olup, onun şehadetinden önce istifa ederek, Medine-i münevvere, Mekke ve sonra da Taife gidip, vefatına kadar burada kaldı. Abbasi halifeleri onun soyundandır.

Abdullah ibni Abbas (radıyallahü anh), Eshab-ı kiram arasında ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır. Übey bin Ka’b onun hakkında; “O, bu ümmetin hıbridir yani alimidir. Ona akıl ve anlayış verilmiştir. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, onun dinde fakih olması için dua etmiştir” buyurdu.

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh), Muhacir ve Ensar-ı kiramdan bir çoklarıyla görüşür, onlara Resulullah’ın gazaları ve inzal olan sureler hakkında sualler sorardı. İlminin çokluğu sebebiyle kendisine lakab olarak Bahr-ül-ilm yani ilim deryası denildi.

Çalışmaları, son derece muntazam ve belli bir plan dahilinde idi. Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riayet ederdi.

Dörd büyük halife ve diğer Eshab-ı kiramdan çok iltifat gördü. Bu iltifatlar karşısında asla halini değiştirmedi. Tevazudan hiç ayrılmadı. Çok methedildiği zaman; “Bana bu nimeti ihsan eden Allahü tealadır. Çünkü, Resulullah benim için dua etti” derdi. Abdullah ibni Abbas, bilhassa Kur’an-ı kerimin tefsiri ve ayet-i kerimelerin izahında yüksek bir ilme sahipti. Bu vasfından dolayı Tercüman-ül-Kur’an denilmiştir. Hazret-i Ömer, onu ilim meclisinde bulundurur ve daima ilme teşvik ederdi. Yaşının küçüklüğüne rağmen İbn-i Abbas’a hürmet eder, onunla istişarede bulunur, ilim ve irfanını takdir ve tebrik ederdi.

Abdullah bin Abbas, hazret-i Ömer’in kendisini üstün tutup, meclisinde bulundurması hakkında şöyle demektedir: “Ömer (radıyallahü anh), beni, Bedr harbine katılan Eshab-ı Bedr’in meclisinde bulundururdu. Onlardan bazıları hazret-i Ömer’e; “Niçin bu genci yanında bulunduruyorsun?” diye sual ettiklerinde; “Bu sizin bildiklerinizden değil” buyururdu.”

Ata (rahmetullahi aleyh); “İbn-i Abbas’ın ilim meclisinden daha üstün ve daha faydalı bir meclis görmedim. Alimler, salinler, şairler onun meclisine devam ederler, her biri ilme dolmuş ve doymuş olarak huzurundan ayrılırlardı” buyurdu.

Hazret-i Muaviye, İbn-i Abbas hakkında; “Ölü veya diri herkes, onun ilmine muhtaçtır” buyurmuştur.

İkrime (rahmetullahi aleyh); “En zor mes’eleleri halleden, hazret-i Ali; Kur’an-ı kerimi de en iyi bilen İbn-i Abbas’dı” buyurdu.

Eshab-ı kiramın meşhurlarından Ebu Hüreyre (radıyallahü anh) vefat ettiğinde, Zeyd bin Sabit (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: “Bu ümmetin hibri yani alimi vefat etti. Ümid ederiz ki, Allahü teala ona İbn-i Abbas’ı halef kılar”

Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), kendisine mühim bir mes’ele soruldukta; “Bunu, İbn-i Abbas’a sorunuz. Çünkü o, Resulullah’a inzal buyrulanı, hayatta bulunanların en iyi bilenidir”, başka bir defasında da; “İbn-i Abbas, bizim en alimimizdir” buyurdu.

Abdullah bin Amr bin As da, İbn-i Abbas’ı medh ü sena ederek; “Sünneti ve Kur’an-ı kerimdeki ayet-i kerimelerin ihtiva ettiği hükümlerin inceliklerini, en iyi bilenimizdir” dedi. Hazret-i Aişe ve Ümmü Seleme (radıyallahü anha) validemiz de İbn-i Abbas’ı övdüler.

Ebü’l-Hasen Medayini onun hakkında; “İbn-i Abbas Basra’ya geldiği zaman, Arablar içinde; vakar, ilim, giyim, kemal ve güzellik bakımından ondan üstünü yoktu” demektedir.

İbn-i Abbas, fıkıh ilminin mühim bir bölümü olan feraiz ilminde (ölüden kalan malın nasıl dağıtılacağını gösteren ilim) çok mahirdi. Mu’az bin Cebel, Zeyd bin Sabit ve Abdullah bin Mes’ud (radıyallahü anhüm), İbn-i Abbas’ın bu ilimde pek ileri olduğunu bildirmişlerdir. Ubeydullah bin Abdullah, onun, feraiz ilminde seçkin bir zat olduğunu haber verdi.

Evzai; “İbn-i Abbas (radıyallahü anh), her gün beş yüz rekat namaz kılardı” buyurdu.

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh), devrinin ilim, irfan ve fazilet bakımından önde gelenlerindendi. İlimde canlı bir kütüphane olup, bütün ilimleri kendisinde toplamış; Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh, edebiyat ve sahabenin ihtilaf ettiği konularda ve diğer ilim dallarında mütehassıs olmuştu. Kur’an-ı kerimle ilgili ilmini, isteyen ve soranlara öğretirdi. Kur’an-ı kerim ayetlerinin toplanmasında ve neşrinde büyük hizmeti olmuştur.

İbn-i Abbas, tefsir ilminde önde gelip müfessirlerin şahı idi. İbn-i Mes’ud (radıyallahü anh) onun hakkında; “O, sultan-ül-müfessirindir. Kur’an-ı kerimin tefsir ve te’vilinde kudret sahibi idi. Ayet-i kerimelerin geliş sebeplerini çok iyi bilir, nasih ve mensuhu anlardı. Devrinin büyükleri tarafından çok medh ü sena edildi. Tabiinden Şakik, bir hac mevsiminde İbn-i Abbas’ın bir hutbesini dinlemişti. İbn-i Abbas, Nur suresinin tefsirini yapmıştı. Şakik buna hayran olup; “Bu tefsirin kadri yüksektir. Eğer mecusiler, Rumlar bunu duysalardı, hepsi müslüman olurdu” demiştir, islam alimleri, tefsir kitaplarını onun rivayetleriyle süslediler.”

Abdullah bin Abbas’ın, müstakil bir tefsir kitabı yoktur. Fakat tefsire dair muhtelif rivayetleri vardır.

Abdullah bin Abbas’ın (radıyallahü anh) nakledilegelen rivayetlerinden bir kısmını Firuzabadi, “Tenvir-ül-Mikbas min Tefsir-i İbn-i Abbas” adlı bir kitapta toplamıştır. Onun tefsire dair rivayetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir. Bunlardan en meşhurları şunlardır:

1-Said bin Cübeyr tariki, 2-Mücahid bin Cebr tariki, 3-İkrime (Mevla ibn-i Abbas) tariki, 4-Ali bin Ebi Talha el-Haşimi tariki, 5-Kays tariki, (Bu zat Ata bin es-Saib’den, o da Sa’id bin Cübeyr’den, o da Abdullah bin Abbas’dan rivayet etmiştir. Bu tarik, İmam-ı Buhari ve İmam-ı Müslim’in şartlarına uygun olup, sahihtir.), 6-Ebu İshak tariki, 7-Dahhak tariki.

İbn-i Abbas hazretlerinin ders halkası çok genişti, ilim ve irfan öğrenmek için dört bir taraftan gelenler vardı. İbn-i Abbas, derslerinde herkesi tatmin eden açıklamalarda bulunur, gelenler doymuş olarak giderdi. Dini ilimlerden başka o ilim meclisinde; lisan, şiir, edebiyat, tahrir konuları da mevzubahs olurdu. İbn-i Abbas hazretleri, namazlardan sonraki konuşmalarında ise, talim terbiye üzerinde dururdu. Seyahatlerde bulunduğu zamanlarda da Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara bildirir, vaz ve irşad ile meşgul olurdu. Arabca bilmeyen müslümanlara tercümanlar vasıtasıyla vaz ve nasihat ederdi.

İbn-i Abbas hazretlerinin verdiği fetvalar, fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir. Halife Me’mun zamanında toplatılan fetvaları, yirmi cildi bulmakta idi.

Sorulan mes’elelere cevap verirken, önce Kur’an-ı kerime, sonra hadis-i şeriflere bakar, açıkça bulamazsa, hazret-i Ebu Bekrin, sonra hazret-i Ömer’in o hususta verdikleri hükümleri araştırırdı. Bunlarda da bulamazsa, kendi içtihadıyla cevap verirdi. Kendisine havale edilen mes’elelere gayet açık ve isabetli cevaplar vermesiyle meşhur oldu. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda müracat eden oluyordu. Sual sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle, gelenleri ellişer kişilik gruplar halinde yanına alıp, suallerine cevap verirdi.

Ebu Salih (rahmetullahi aleyh) anlatır: “İnsanlar mes’elelerini sormak için Abdullah bin Abbas’ın evi önünde toplanmışlardı. Yol, insanla dolup taşmıştı. Kimsenin gelip geçmesi mümkün değildi. Huzuruna girip, kapı önündeki durumlarını haber verdim. Bana, su getirmemi söyledi. Getirince, abdest aldı ve; “Şimdi çık ve dışardakilere söyle. Onlardan, Kur’an-ı kerim ve kıraat ilmine dair soru sormak isteyenler gelsinler” buyurdu. Dışarı çıkıp söyledim. O hususta mes’elesi olanlar içeri girdiler. Ev doldu. Müşkillerini sordular ve cevaplarını fazlasıyla alıp dışarı çıktılar. Sonra tekrar; “Şimdi tefsir ve te’vil hususunda bilgi edinmek isteyenler gelsin” buyurdu. Söyledim. İçeri girdiler. Onlar da evin odalarını doldurdular. Onların da sorularını fazlasıyla cevaplandırdı. Doymuş olarak çıktılar. Arkasından; “Haram, helal ve fıkıhtan mes’elesi olanlar gelsinler” buyurdu. Haber verdim, onlar da içeri girdiler. Evde yine boş yer kalmadı. Gelenler de haram, helal ve fıkhi mevzularda çeşitli sualler sordular. Onlara da çok güzel cevaplar verdi. “Dışarıda kardeşleriniz bekliyor” buyurdu. Gelenler dışarı çıktılar. “Feraiz mes’elesi ne dair sualleri olanlar girsinler” buyurdu. Onlar gelip evi doldurdular. Cevaplarını alıp çıktılar. Sonra; “Lügat ilminden ve edebiyattan sormak isteyenler girsinler” buyurdu. Onlar da gelip suallerini sorup cevaplarını aldılar.” Ebu Salih der ki: “Kureyş, Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh) ile ne kadar iftihar etse azdır. İnsanlardan hiç kimsenin kapısında, böyle toplandıklarını görmedim.”

İbn-i Abbas, hadis ilminde bir derya idi. 2660 civarında hadis-i şerif rivayet etti. Hadis-i şerifleri tedkik ve araştırma ile öğrenirdi.

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh), çok alim yetiştirmiştir. Ondan ilim öğrenen ve hadis-i şerif rivayet eden pek çok alimden, bir kısmı şunlardır: Kendi oğulları Muhammed bin Abdullah, Ali bin Abdullah, kardeşlerinin oğullar) Abdullah bin Ubeydullah, Abdullah bin Ma’bed, Abdullah bin Ömer, Şa’be bin Hakem, Merved bin Mahreme, Ebü’t-Tufeyl, Ebu Ümame bin Sehl, Sa’id bin Müseyyeb, Mücahid bin Oebr, Ata bin Ebi Rebah ve diğerleri.

Abdullah bin Abbas hazretleri, Peygamberimizden bizzat işiterek hadis-i şerif rivayet etmiştir. Ayrıca, babası hazret-i Abbas’dan, annesinden, Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Abdurrahman bin Avf, Mu’az bin Cebel, Ebu Zer Gıfari ve diğer bir çok sahabiden radıyallahü anhüm hadis-i şerif rivayet etmiştir. Rivayetleri Kütüb’üs-Sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almaktadır.

Abdullah bin Abbas, ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra, 687 (H. 68) senesinde Taif’de vefat etti. Cenaze namazını, hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed bin el-hanefiyye (rahmetullahi aleyh) kıldırdı ve; “Bugün, bu ümmetin en alimi vefat etti” buyurdu. Onun vefatı müslümanları çok üzdü.

Uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zat içli. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlaması sebebiyle, yanaklarında, göz yaşlarının bıraktığı izler görünürdü, ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti:

Allah, gözlerimden görme nurunu aldıysa,
Dilimde ve kalbimde o nur devam ediyor. 

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh) buyurdular ki:

“Dağlar dahi birbirine karşı azsa, azgın cezasını bulacaktır.”

“İçinde haram olanın, yani haram yiyenin namazını, Allahü teala kabul etmez.”

“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha sevimlidir.”

“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey, Allahü tealadan mağfiret diler.”

“Resulullah efendimiz misvak kullanmak hususunda bize öyle emirler verirdi ki, bu hususta bir ayet nazil olacağını zannederdik.”

“Her binanın bir temeli vardır. İslam binasının temeli de güzel ahlaktır.”

“Zengine ikram edip, fakire ihanet eden mel’undur.”

“Kıyamet günü Cennet’e ilk davet edilecek olanlar, her halükarda Allahü tealaya hamd edenlerdir.”

“Ey çok günah işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, emin olma. Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu halin, günahların en büyüğüdür. Bir hatalı işde başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatadan daha büyüktür. İşleyeceğin yanlış bir işin fırsatını kaçırınca, üzülürsün. Halbuki bu, o hatadan daha tehlikelidir. Sen hatadasın. Allahü teala, seni daima görmektedir. Bu görüş, kalbini titretmez. Bu halin, yaptığın hatadan daha fenadır.”

“Sabır üç çeşittir. Birincisi, farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek.

Bunun sevabı üç yüz derecedir. İkincisi haramlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma hususunda sabır. Bunun altı yüz derece sevabı vardır. Üçüncüsü, ilk sarsıntıda, musibetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun da fazileti dokuz yüz derecedir.

Mücahid bin Cebr (radıyallahü anh), Abdullah bin Abbas’ın (radıyallahü anh) şöyle buyurduğunu nakleder: “Beş hafif şey var ki, bunlar eğerlenmiş ve binmek için bekletilen bir Arab atından (en kıymetli şeyden) benim için daha sevimlidir.”

Atatürk'ün Peygamber Efendimize Duyduğu Hayranlık

Atatürk'ün Hz. Muhammed'e sevgisi

Atatürk'ün Kurân-ı Kerîm'e duyduğu derin sevgi ve saygısı, İslam dininin en saf şekliyle yaşanmasına olan inancı onun dindar yönünü her dönemde ortaya çıkarmıştır. Her zaman gerçek din ile batıl inançlarla dolu gericiliği net biçimde ayıran Atatürk, birçok konuşmasında, samimi ve içten bir şekilde Allah'tan, İslam'dan, Kuran'dan saygı ve bağlılıkla bahsetmiştir. Hz. Peygamberimizi övmüş ve Türk Milleti'ne, gerçek dine sarılmayı ve daha dindar olmayı tavsiye etmiş. Allah'a yönelmede Hz. Muhammed'i rehber göstermiştir: "Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Çünkü ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler."

Hz. Muhammed'i överek O'nu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed'in peygamberliğine kesin olarak iman etmişti. Hz. Muhammed'e duyduğu hayranlığı ve O'nun peygamberliğini heyecanla anlattığı bir sırada yanında bulunan M. Şemseddin Günaltay, Ata'nın o anki halini şöyle anlatmıştır:Atatürk'ün denizlerden renk alıp renk veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed'in büyük Bedir Cengi'ni adım adım gösteriyordu. Hz. Muhammed'e ve O'nun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya Galibi, Bedir Galibi'ni göklere çıkarırken, "O'nun Hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar" diye heyecanlandı.

Hz. Muhammed İslam


Ata'nın son sözü şu olmuştu: — Hz. Muhammed'in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir, O'nun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır. Atatürk"ün Hz. Muhammed'e duyulacak sevgiyi tarif ettiği sözleri ise şöyledir: "Büyük bir inkılap yaratan Hz. Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir."Atatürk, dinimizin tam anlamıyla ve aslına uygun olarak yaşanmasını ve milletimize doğru, modern, hurafelerden arındırılmış bir din anlayışını benimsetmeyi hedeflemiştir. Hiçbir aşırılığa kaçmadan, Kuran'ın modern bir dünyayı tarif ettiğini çok net biçimde özümsemiştir. Açıkça anlaşılmaktadır ki, gerçek manada dindarlık, heyecanlı fanatiklerin, tutucu, kapalı görüşlü kimselerinkinde değil; Atatürk'ün tarif ettiği ılımlı, insancıl, modern yapıda kendini göstermektedir. Büyük Atatürk'ün, İslam dinini, Kurân-ı Kerîm'i, Hz. Peygamberi ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, O'nun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir.
Kaynak

Hz. İbrahim'in Rüyası (Kurban)

Hz. İbrahim ve rüyası

Hz. İbrahim (as) eşi Hacer'le birlikte "ekin bitmez bir vadi'ye bıraktığı oğlu İsmail ile ilgili bir rüya görür. Rüyasında oğlunu kurban etmesi gerektiği kendisine ifade edilmektedir. Kendi açımızdan olayı değerlendirecek olursak ortada aşılması çok zor bir imtihan bulunmaktadır. Emri yerine getirmek ya da oğul sevgisiyle ihmale yönelmek. İkinci şık Hz. İbrahim için muhaldi. O evlat konusunda imtihanı, İsmail'ini bebek yaşta kuş uçmaz kervan geçmez bir mekanda yapayalnız bırakırken vermişti. İsmail'ini yanına alıp, onu kurban edeceği mekana doğru yürümeye başladı. Bundan sonrasını Kurân-ı Kerîm'den takip edelim: "Oğlu İsmail kendisi ile yürüyecek yaşa ulaşınca İbrahim ona dedi ki: Oğlum ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Sen buna ne dersin? İsmail, "Babacığım sen emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın." dedi. İkisi de Allah'ın emrine uydular. İbrahim kurban etmek üzere oğlunu yere yatırdı.

kurbanlık koç


O sırada biz nida ettik: "Ey İbrahim! Sen rüyanda emrolunana uydun. İyilik yapan ve iyi kullukta bulunanları işte biz böyle mükafatlandırırız. Muhakkak ki bu apaçık bir imtihandı. Ona oğlu yerine büyük bir kurbanlık koç gönderdik. Daha sonra gelenler arasında ona güzel bir nam nasip ettik. İbrahim'e selam olsun." (Kurân-ı Kerîm; 37/102-109)
Kaynak

Kayıp İslâm Tarihi’ni Keşfedin

Tarih sahasında genel okuyucu kitlesine hitap eden, dolayısıyla ilmî yönü çok öne çıkmamakla birlikte kuru hamaset girdabında da boğulmayan, ele aldığı konuyu genel hatlarıyla ortaya koyan eserler, belli bir ihtiyacı karşılamaktadır. Zira ciltler dolduracak ayrıntılı malûmâta sahip eserleri okumak herkes için mümkün olmadığı gibi konu hakkında evvelden umumî bir fikir sahibi olmak, bu hacimli eserler dünyasına girebilmek için bir anahtar vazifesi de görebilmektedir. Birkaç ay öncesinde, İslâm tarihini bu minvalde ele alan bir kitap Türkçeye tercüme edildi.Firas Alkhateeb tarafından İngilizce kaleme alınan Kayıp İslâm Tarihi adlı bu eser, aslında web tabanlı bir projenin ürünü… Alkhateeb’in kurduğu ve İslam tarihinin sosyal, siyasal, kültürel ve bilimsel mirasını tanıttığı, İslam alimlerinin eserlerinden örnekler, çizimler, bilimsel bilgiler gibi modern Batı insanı bir tarafa, Müslümanların dahi önemli ölçüde haberdar olmadığı verileri sunduğu lostislamichistory.com internet sitesinin büyük bir teveccüh görmesi üzerine bu birikimin bir kitapta toplanması fikri gelişti ve kitap da böylece ortaya çıkmış oldu.


Kitap, İslâm tarihini Cahiliye döneminden başlayıp 21. yüzyıla kadar bütüncül bir şekilde ele alıp değerlendirme hedefine yönelmiş bir çalışma… On bir bölümden oluşan kitapta siyasi gelişmelerin yanı sıra bilimsel faaliyetler ve önemli atılım ve kargaşa dönemlerine de yer verilmiş. Önce Cahiliye toplumu ele alınarak, Risalet ve ardından dört halife dönemi anlatılmış. Bundan sonra kronolojik bir anlatımla Emeviler, Abbasiler ve Moğol istîlâsı geliyor. Endülüs’e ayrı bir bölümün ayrıldığı kitapta Osmanlı devri, “Diriliş” adıyla yeniden toparlanma ve yükseliş olarak işlenmiş. Bundan sonra ise Müslüman medeniyetinin düşüşü ve bu düşüşün doğal bir sonucu olarak hayatımıza giren bazı teolojik sorunlara değinilerek, “tecdîd” hareketlerinden bahsedilmiş.Açık ve anlaşılır bir üslupla kaleme alınan eserde elbette bu konulara dair teferruatlı malumat bulunmuyor ki kitabın böyle bir iddiası da yok. Kitabı okuduğunuzda, önünüzde İslâm medeniyetinin 1400 yıllık serencamıyla ilgili genel bir resim beliriyor. Dolayısıyla bu kitap, sonraki okumalar için yol gösteren bir başlangıç basamağı olarak görülebilir. Bununla birlikte, kitabın göze çarpan kimi kusurları da yok değil. Meselâ Müslüman ilim adamlarının temel vazifesinin adeta Antik Yunan’la Rönesans Avrupası arasında bir “köprü ve taşıyıcı” olarak değerlendirilmesi, başka birçok eserde de görülen, “övücü” olduğu zannedilen ve fakat esasında pejoratif mahiyeti hâiz bir anlayıştır. Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Türk ve İslam tarihi ile ilgili kitap, film, tiyatro vb. eserleri takip eden Türk insanının İslâm tarihiyle alakalı genel ve özet bilgi ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte olan bu eser okunup ardından daha derin okumalar yapılabilir.

http://tarihvemedeniyet.org/2017/04/kayip-islam-tarihi.html