Türk tarihinin paha biçilmez hazineler

Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş'ın açıklaması Türk tarihinin paha biçilmez hazineleri: Kümbet ve türbeler - Tarih boyunca Anadolu'nun en önemli yerleşim alanlarından Erzurum 'da Saltuklular, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında yapılan kümbet ve türbeler, ait oldukları döneme ait taş süsleme ve estetik anlayışının en değerli eserleri arasında yer alıyor - Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş: - "Nerede türbe görürseniz anlayın ki orada Türkler vardır. Kümbet ve türbeler geçmişe ışık tutmak açısından önemli yapılardır"ERZURUM (AA) - FAHRETTİN GÖK - Erzurum 'da Saltuklular, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde yapılan 20 civarında nadide kümbet ve türbe, Türk tarihinin paha biçilmez hazineleri arasında bulunuyor.Bölgeler arası ulaşım imkanlarının yanı sıra su kaynakları ve tahıl üretimi için müsait ovalarıyla Anadolu'nun en önemli yerleşim alanlarından Erzurum , önemli tarihi yapılarıyla dikkati çekiyor.Yörede hüküm süren Saltuklular, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde yapılan ve bugüne ulaşan en önemli eserlerin başında kümbet ve türbeler yer alıyor.Kentin farklı noktalarında yer alan Üç Kümbetler ile Habib Timurtaş Baba, Rabia Hanım, Cimcime Hatun, Karanlık ve Gümüşlü'nün de aralarında bulunduğu çok sayıda kümbet ve türbe, ait oldukları dönemin taş süsleme ve estetik anlayışının örneklerini barındırıyor.Yapımlarına 13'üncü yüzyılda başlanan bu tarihi yapılar arasında kentin sembollerinden kabul edilen, Yakutiye ilçesindeki Selçuklu eseri Çifte Minareli Medrese ve kümbeti ise Anadolu'nun önemli eserleri arasında yer alıyor.Kentteki tarihi yapılar, her yıl on binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret ediliyor.


Türk tarihi ve geleneklerinde önemli yer tutan kümbet ve türbeler, misafirlerini adeta geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. - "Üç Kümbetler, kentin Türk dönemine ait ilk eserlerinden"Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Erzurum 'da Türk dönemine ait ilk eserlerin Saltuklulara ait olduğunu, "Üç Kümbetler" şeklinde anılan mezar anıtlar topluluğunun bir bölümünün bu dönemde yapıldığını belirtti. Bu alandaki Emir Saltuk Türbesi'nin Anadolu türbe mimarisinin ilk ve nadide örneklerinden olduğunu anlatan Yurttaş, "Mezar anıtı mimarisi itibarıyla Emir Saltuk Türbesi gibi Anadolu'da başka bir yapı yok. Daha sonra Anadolu Selçuklu türbe mimarisi olarak değerlendirebileceğimiz bir mezar anıtı yapma geleneği oluşmuş." dedi. Karanlık ve Gümüşlü kümbet, Rabia Hanım, Cimcime Hatun türbelerinin İlhanlılar döneminde 14'üncü yüzyılda inşa edildiğini bildiren Yurttaş, ardından Osmanlı döneminde türbe mimarisinin ön plana çıktığını dile getirdi. - "Nerede Türbe görürseniz anlayın ki orada Türkler vardır"Kümbetlerin mezar anıtları olduğunu, türbelerin de şekil ve mimari itibarıyla yapım dönemlerine ait farklılıklar barındırdığını belirten Yurttaş, şunları kaydetti:"İslamiyet her ne kadar mezar üzerine yapı yapmayı hoş görmemişse de bir gelenek de var. Nerede türbe görürseniz anlayın ki orada Türkler vardır. Kümbet ve türbeler geçmişe ışık tutmak açısından önemli yapılardır. Türkiye'de vatandaşlar mezar anıtlarına son derece saygılı yaklaşır. Camiye belki zarar verebilir, medreseye zarar verebilir, bir başka yapıya zarar verebilir ama bir saygı veya belki korku ifadesi de olabilir, mezar anıtlarına pek fazla el değmemiştir. Türk halkı çok saygılıdır ve bu yapıları gezerken de büyük bir huşuyla gezer.
Kaynak

Atatürk Ve Cumhuriyet Detaylı Anlatım

Prof. Dr. İsmet Giritli
Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Eski Üyesi



29 Ekim, 29 Ekim 1923'te ilân edilen cumhuriyetimizin yıl dönümüdür. Millî Mücadele sırasında “Cumhuriyet” fikir ve ideal olarak yaşamış, Cumhuriyete yönelme bir amaç olmuştur. 23 Nisan 1920'de TBMM toplanmış, fakat Cumhuriyetin ilânı Millî Mücadele'nin tamamlanmasından sonraya kalmıştır. 29 Ekim 1923'te ilân edilen Cumhuriyet, kademe kademe içerik bakımından da demokratik nitelik kazanan gelişmeler göstermiştir.

“Cumhuriyet” kelimesi dilimize Arapça “halk”, “büyük kalabalık” kelimesinden gelmiştir. Bu kelimenin Fransızca karşılığı “La Republique”, İngilizce karşılığı “The Republic” olup, “kamuya ait şey”, “kamu malı” anlamına gelen Latince “Res Publica” kelimesinden türemiştir.


Kısaca Cumhuriyet halkın yönetimidir. Cumhuriyeti yaşatacak tek güç, politikacının ve yurttaşın siyasal ve ahlaki değerine dayanan “kamu yaran” düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi ya da zümre yararına değil, kamu yararına dayanan ve kamu yararına göre yönetilmesi gereken devlet şeklidir. Eski Yunan şehirlerinde ve Orta Çağlar'daki “Venedik” ve “Ceneviz” Cumhuriyetlerinde yöneticileri, bir avuç ayrıcalıklı kimseler seçtiği halde, modern çağlarda seçim hakkı bütün vatandaşlara tanınmış, yani “Aristokratik Cumhuriyet”, “Demokratik Cumhuriyet”e dönüşmüştür. Günümüzde, Orta ve Güney Amerika'daki askerî ve cunta diktatörlükleri ile Marksist-Leninist teoriye dayanan Çin Halk Cumhuriyeti ise batılı ve modern anlamda demokratik cumhuriyetlerin özelliklerini taşımazlar. Çünkü çağdaş cumhuriyet bir sınıfın ya da zümrenin değil, Türkiye Cumhuriyeti gibi halkın egemenliğine dayanan “Demokratik Cumhuriyet”tir.

Osmanlı düşünürlerinin, Osmanlı Devletinin batmaktan kurtarılması amacını güden fikirlerinde esas hedef Cumhuriyet değil, “Meşrutî Monarşi” olmuş, Fransız İnkılâbı'nın fikrî ürünü olan ve “istibdat ve baskıya karşı insan kişiliğine değer veren Cumhuriyet” ancak Osmanlı Devletinin yıkılışı ile birlikte aranılan rejim olmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal tarafından ilk defa kuvvetle ortaya atılmasında Fransız İnkılâbı'nın etkisi olduğunu söylemekte, Münir Hayri Egeli, daha 1906'da Atatürk'ün en beğendiği devlet şekli olarak Cumhuriyeti dile getirdiğini yazarken, Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal'in henüz Erzurum Kongresi açılmadan, zamanı gelince hükümetin şeklinin Cumhuriyet olacağını kendisine söylediğini “Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber” eserinde anlatmaktadır. Sivas Kongresi'nden sonra İngiliz Amirali de Robeck, Lord Curzon'a gönderdiği raporda, Türkiye'deki gelişmelerin bir Cumhuriyet'e doğru yöneldiğini yazmakta, İngiltere'nin 14-21 Kasım 1919 tarihli İstanbul'daki istihbarat teşkilâtının haftalık raporunda, kararları beğenmezse, Anadolu'daki Milliyetçilerin Cumhuriyet ilân edeceği bildirilmektedir.


Bilindiği gibi 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, Misak-ı Millî'yi ilân edip, 16 Mart 1920'de işgal kuvvetlerinin tehdidi sonucu dağıtılınca, Mustafa Kemal 23 Nisan 1920'de Ankara'da olağanüstü yetkilerle Millet Meclisi toplayarak, 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa'da millî egemenlik prensibi ilk defa açıkça ilân edilmiş, bu ise Prof. Ali Fuat Başgil'in deyimi ile reisicumhursuz bir Cumhuriyetin kurulması anlamına gelmiştir. Lozan'da Türk milletini, Millî Mücadele'yi yapan TBMM hükümetini temsil etmesi için Meclis, 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırmış, 11 Ağustos 1923'te toplanan İkinci Meclis 24 Temmuz 1923'te imzalanmış olan Lozan Barış Antlaşması'nı tasdik etmiş, 13 Ekim 1923'te Ankara'yı başkent ilân etmiştir.

Mustafa Kemal'in 22 Eylül 1923'te, “Wiener Neue Freie Presse” muhabirine verdiği demeçte, ilk defa “Cumhuriyet” kelimesini ortaya atmasının ülke içinde ve dışında büyük yankısı olmuştur. 28 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal arkadaşlarına “Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz.” diyerek, 20 Ocak 1921 Anayasası'nı bu yönde değiştiren taslağı hükümet bunalımına çare bulamayan Halk Fırkası'na sunar. Fırka'nın aldığı karan da 29 Ekim akşamı TBMM'ye sunmuş, tasarı oybirliği ve “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri ile kabul edilirken, Mustafa Kemal 158 üyenin oybirliği ile Cumhurbaşkanlığı'na seçilmiştir. Görülüyor ki Cumhuriyetin ilânı, tarihî gelişmenin ve millî egemenlik ilkesinin uygulanışının sonucu olmuş ve kademe kademe bütün vatandaşların yararlandığı ve katıldığı demokratik siyasî rejime dönüşmüştür.

Atatürk İnkılâpları'nın en büyüğü; millî egemenliğe dayalı, tam bağımsız, millî, çağdaş ve lâik Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmasıdır. Bu nedenle Amerikalı meslektaşımız Prof. Dankward A. Rustow, bir makalesine “Atatürk as Founder of State- Devlet Kurucusu Olarak Atatürk” başlığını koymuştur. Hiç şüphe yok ki T.C sömürgecilikten kurtulmuş bazı Asya ve Afrika toplumlarında olduğu gibi yoktan var edilen tarihsiz ve köksüz bir devlet değildir. Çünkü Türk milletinin gerilere uzanan köklü bir devlet geleneği olduğu gibi, yıkıntıları üzerinde TC'nin kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu 600 yıllık tarihinde çok yüksek askerî ve siyasî düzeye ulaşmış, çağının en güçlü devletleri arasında yer almıştır.

Ancak T.C.'nin doğuşunda bu zengin mirası görmezlikten gelmek ne kadar yanlışsa, yeni devletini Osmanlı İmparatorluğu'nun bir devamı sanmak o kadar yanlıştır-. Kısaca; Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişte, değişim unsurları ile süreklilik unsurları bir arada bulunmaktadır. Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti'nin yapısında ülke ve insan topluluğu unsuru bakımından değişiklikler olmuş ve çok milletli imparatorluktan millî devlete geçilmiştir. Başka bir deyimle imparatorluk, bazen Osmanlılık bazen İslâmlık bağlarından yardım ummuş ve fakat bunu başaramamış çok milletli bir devlet oluşuna karşılık, T.C. insan unsuru Türk milletine dayanan tam anlamı ile yeni bir devlettir.

29 Ekim 1923 tarihi; yarı-bağımsız Osmanlı İmparatorluğu'ndan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişi ifade eder. Çünkü Avrupa siyasî çevrelerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyıllarda “hasta-adam” olarak anıldığını ve “doğu sorunu” adı altında mirasının nasıl paylaşılacağının açıkça konuşulduğunu biliyoruz. Atatürk'ün İzmir İktisat Kongresi'ni açış konuşmasında dediği gibi, “Bir devlet ki kendi tebaasına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz, gümrük resimlerini düzenlemekte yasaklanmış ve yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan yoksun ise, böyle bir devlete bağımsız denilemez”. Bu nedenle Atatürk'ün ısrarla vurguladığı iki ilkeden biri, tam bağımsızlık diğeri ise; millî egemenliktir.

Evet, saltanatın yerine cumhuriyete geçiş kişisel egemenlikten millî egemenliğe geçiştir. Esasen TBMM saltanatın kaldırılışından önce, 20 Ocak 1921 Anayasası ile, millî egemenlik ilkesini açıkça ilân etmiştir. Çünkü çağdaş toplum ve devlete yakışan yönetim ancak millî egemenliğe dayalı yönetim olabilir. Mustafa Kemal saltanatın kaldırılması görüşmelerinde şunları söyler: “Cihan tarihinde, bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya, kendi nam ve sıfatında bir devlet kurmuştur. Millî mukadderatını eline alarak, millî saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, milletçe seçilmiş vekillerden meydana gelen mecliste temsil etmiştir. Kısaca yeni Türk devleti “eşhas devleti” değil, “halk devleti”dir. Millî egemenlik bütün kişisel yönetimlere karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nde tacidar yoktur, diktatör yoktur ve olmayacaktır. Devletin başında tek bir kuvvet vardır o da millî egemenliktir”.
Kaynak

Halikarnas Mozolesi'nin Mezarı

halikarnas eski mezarlar

Karia kralı Mausolus'un mezarı, antik Yunan kenti Halikarnassos'ta, şu an Bodrum olan Türkiye'de, M.Ö 353 ile 350 yılları arasında Mausolus'un kız kardeşi, karısı ve ardılı olan Artemisia tarafından yapılmıştır. Karia'daki Halikarnassos Dorian Hexapolis'in bir üyesiydi ve daha sonra ligden kovulduktan sonra Karya I Artemisia'da kontrol edildi. Mausolos ve Artemisia, 24 yıl boyunca Halikarnas ve çevresine hükmetti. Mausolus'un MÖ 353'teki ölümünden sonra, Artemisia onu Karia'nın II. Artemisia'sı olarak başardı ve kocasının şerefine bir tepenin üzerine muhteşem bir mezar inşa etmek için zamanın en iyi sanatkarlarını görevlendirdi. Daha sonra Mausolus'un mezarı, “mozole” kelimesinin kökeni ve antik dünyanın yedi harikasından biri oldu.

Yaklaşık 45 m yüksekliğinde ve öncelikle mermerden yapılmış çok düzeyli bir yapı iki Yunan mimar, Pytheos ve Satyros tarafından tasarlandı. Mezarın dış duvarı boyunca tanrı ve tanrıçaları tasvir eden birçok heykel vardı. Bu projede, Bryaxis, Paros Scopas, Timotheus ve Leochares gibi heykeltraşlar da dahil olmak üzere komşu ülkelerden çeşitli sanatçılar kullanılmıştır. Mezarın içi savaşta birçok hayvan heykeli ve Yunan ve Amazon savaşçılarının heykel kısmalarıyla süslenmiştir. Mezarın çatısı 24 basamaklı basamaklı bir piramit biçimindeydi ve yapının tepesine Pytheos tarafından oyulmuş dört büyük at tarafından çekilen bir arabada Mausolos ve Artemisia heykelleri yerleştirildi.

MÖ 334'te, Halicanassus Perslerin kuşatması sırasında Büyük İskender'in ordusuna karşı ciddi hasar aldı. Mezar, 13. yüzyılda meydana gelen depremlerle de tahrip olmuştur. Türbenin yalnızca üssü hala 1404 yılına kadar tanınabildi. 16. yüzyılda, türbeye Rodos Şövalyeleri tarafından baskın yapıldı. Bugün mezarın geri kalan bölümlerinin bir kısmı Bodrum kalesinin duvarlarında görülebilmektedir. Diğer eserler ile birlikte, 1846 civarında Charles Thomas Newton tarafından yapılan kazıda Mausolus ve Artemisia heykelleri bulundu. Bu heykeller restore edildi ve British Museum'da sergilendi.

Nemrut Dağı Anıt Ve Kralların Mezarları

nemrut dağı, mezar, ve anıtlar

Nemrut Dağı (2552m), Türkiye'nin güneydoğusunda, Adıyaman'a 87 km uzaklıkta, Fırat Nehri vadisinin üzerinde, Toros Dağları'nın bir parçasıdır. Kommagene Krallığının (M.Ö. 163-72 MS) Antiochos I (M.Ö. 69-36) mezarlarının geniş kalıntılarıdır. Seleucid İmparatorluğu'nun (M.Ö. 312 M.Ö. 636) M.Ö. 3. yüzyılın sonlarında MÖ II. Seleucid kralı Büyük Antiochus'un hükümdarlığı döneminde Kommagene kontrolünü kazandığına inanılmaktadır. Bu kontrol c'ye kadar sürdü. MÖ 163, yerel satrap, Kommagene'li Ptolemaeus, Seleukos kralı Antiochus IV Epiphanes'in ölümünden sonra kendisini bağımsız bir yönetici olarak kurdu. Kommagene Krallığı, İmparator Tiberius tarafından bir Roma eyaleti yapılıncaya kadar MS 17'ye kadar bağımsızlığını korumuştur. I. Mithridates, güçlü devleti oluşturmak için bölgedeki Persleri, Makedonları ve diğer toplulukları bir araya getirdi. Mithridates I'den sonra Antiochos I (M.Ö 69-36) Conmmagene kralı oldu ve krallığını Suriye, Mezopotamya ve Roma arasındaki önemli ticaret yollarında stratejik bir kavşak olarak geliştirdi.

Nemrut Dağı'nın tepesindeki sığınak Antiochos I tarafından bir mezarlık anıtı olarak yapıldı. 50 m yüksekliğinde ve 150 m çapında ve 50.000 metreküp çakıldan oluşan konik şekilli bir tümülüstür. Tapınakta Doğu, Kuzey ve Batı taraflarında üç teras vardı. Bir zamanlar üçünü de süsleyen heykellerin kalıntıları, Antiochus'un muhteşem yapısının büyüklüğü ve ihtişamı hakkında bir fikir veriyor. Apollo, Zeus, Herkül ve Antiochos I muazzam başkanları ve birkaç Yunan ve Pers tanrısı çevreliyor. Kompleks ayrıca bir mağara sarnıcı, bazı kabartmalar ve sütun kalıntıları içermektedir. Kommagene, Zerdüşt inancını uygulayan ve tanrılara Zeus-Orimasdes ve Apollo-Mithras gibi birleşik Doğu ve Batı isimleriyle ibadet eden yarı İranlı insanlar olarak tanımlanmıştır.

1881 yılında Alman Arkeolog Karl Sester tarafından yeniden keşfedildi. Siteyi 1883 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin kurucusu ve yöneticisi Osman Hamdi Bey ziyaret etti. 1984 yılında, Münster Üniversitesi'nden Friedrich Karl Dörner başkanlığındaki Alman arkeologlar anıtları araştırmaya ve restore etmeye başladı. Antakya mezar odası henüz bulunamamıştır.
İnsülün Direnci

Tarihi Miras Göbekli Tepe

göbekli tepe kazıları

Göbeklitepe, Şanlıurfa ilçesinin 15 kilometre kuzeydoğusunda, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir dağ sırtı üzerine inşa edilmiş bir Neolitik tapınaktır. Göbeklitepe'nin bilinen en eski insan yapımı dini yapı olduğu söylenir.

Göbeklitepe, bir tepenin üstüne yerleştirilmiş, çoğunlukla dairesel ve oval şekilli yapılar dizisidir. Kazılar, Göbeklitepe'nin iki aşamada inşa edildiğini ortaya çıkarmıştır. İlk aşama, MÖ 9.000 kadar erken inşa edildi. İlk kazı, 1964 yılında İstanbul Üniversitesi ve Şikago Üniversitesi tarafından yapıldı ve tepenin tamamen doğal bir özellik olamayacağını kabul etti ve Bizans mezarlığının altında durduğunu iddia etti. 1994 yılında, Alman Alman Arkeoloji Enstitüsü'nde çalışan arkeolog Klaus Schmidt, siteyi ziyaret etti ve aslında çok daha eski bir Neolitik alan olduğunu kabul etti. 1995'ten beri, Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Şanlıurfa Müzesi tarafından Schmidt yönetiminde kazılar yapılmıştır.

Her yuvarlak yapının çapı 10 ila 30 metre arasındadır ve tümü 3 ila 6 metre arasında değişen ve güneydoğuya bakan, büyük, çoğunlukla T şeklinde, kireçtaşı sütunlarla süslenmiştir. Kireçtaşı döşemeleri, tepenin 100 metre yakınında bulunan ana kaya çukurlarından taşlanmış ve Neolitik işçiler ana kayayı oymak için çakmaktaşı kullanılmıştır. Her bir dairenin merkezinde iki sütun bulunur ve muhtemelen bir tavanı desteklemeye yardım eder ve sekize kadar sütunlar odaların duvarları çevresinde eşit olarak yerleştirilir. Sütunlar arasındaki boşluklar işlenmemiş taşla kaplıdır ve duvarın kenarlarındaki her bir sütun takımı arasında taş banklar vardır.

Sütunların çoğu oyulmuş hayvan kabartmaları ve aslanlar, boğalar, yaban domuzu, tilkiler, ceylanlar, eşekler, yılanlar ve diğer sürüngenler gibi soyut esrarengiz piktogramlarla, karıncalar ve akrepler, örümcekler ve vinçler ve kuşlar gibi böcekler ile dekore edilmiştir. akbabalar. En son kazı sezonunda, arkeologlar bir insan heykelini ve bir akbaba başı ve bir domuzun heykellerini ortaya çıkardılar. Arkeologlar, bu T-şekillerini stilize edilmiş insanlar olarak yorumluyorlar, çünkü esas olarak bazı sütunlarda görünen insan ekstremitelerinin tasviridir. Göbeklitepe'de az sayıda insansı figürü su yüzüne çıkmış, ancak Schmidt'in Neolitik Kuzey Afrika'da bulunan Venüs accueillante figürlerine benzeyen çömelmiş bir pozisyonda ve alçak kabartmada bulunan akbabalarla kaplanmış bir ceset figürüne benzeyen çömelmiş pozisyonda çıplak bir kadının oyulmasını içermektedir.

İslam Öncesi Ve Sonrası Türk Dil Edebiyatı


Türk dil ve edebiyatı, Ural-Altay dil ailesinin Altay dönemine aittir. Tarih boyunca, Türkler kendi dillerini de alarak geniş bir coğrafi alana yayılmışlardır. Türkçe konuşan insanlar bugünün Moğolistan'ından Karadeniz'in kuzey kıyılarına, Balkanlar'a, Doğu Avrupa'ya, Anadolu'ya, Irak'a ve kuzey Afrika'nın geniş bir bölgesine uzanan geniş bir alanda yaşadılar. İlgili mesafeler nedeniyle, çeşitli lehçeler ve aksanlar ortaya çıkmıştır. Dilin tarihi üç ana gruba ayrılır: eski Türkçe (7. ile 13. yüzyıllar arası), Orta-Türk (13. ile 20. yüzyıllar arasında) ve 20. yüzyıldan itibaren yeni Türkçe. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeyi istila etti ve sonuç olarak üç farklı dille karıştırıldı.

Hemen ardından “yeni dil” hareketi vardı. 1928'de Cumhuriyetin ilanından beş yıl sonra, Arap alfabesi Latin alfabesiyle değiştirildi, bu da yabancı kelimelerin dilinden kurtulma hareketini hızlandırdı. Türk Dil Enstitüsü, dil bilimsel araştırma yapmak ve dilin doğal gelişimine katkıda bulunmak amacıyla 1932 yılında kurulmuştur. Bu çabaların sonucu olarak, modern Türkçe, doğal olarak gelişen ve yabancı etkilerden arınmış, edebi ve kültürel bir dildir. Türk Edebiyatı tarihi, Türk medeniyetinin tarihini aşağıdaki gibi yansıtarak üç döneme ayrılabilir: İslam'ın kabul edilmesine kadar geçen süre, İslam dönemi ve batı etkisi altındaki dönem.

İslam Öncesi Türk Dil Edebiyatı

Türk edebiyatı, Türk milletinin ortak ürünü idi ve çoğunlukla sözeldi. Türk yazılarının bilinen en eski örnekleri, 7. yüzyılın sonları ve 8. yüzyılın başlarından itibaren bulunmuştur. 720'de Tonyukuk'a, 732'ye Kültigin'e ve 735'e Bilge Kağan'a yazılan Orhun anıtsal yazıları, Türk edebiyatının konusu ve mükemmel tarzıyla başyapıtlarıdır. Bu dönemlerden kalma Türk destanları Yaratılış, Saka, Oğuz-Kağan, Göktürk, Uygur ve Manas'dır. 14. yüzyılda yazılı olarak yazılmış "Dede Korkut Kitabı", bu destansı dönemin anısını güzel bir dilde koruyan son derece değerli bir eserdir.

İslam Sonrası Türk Dil Edebiyatı

1071’de Malazgirt zaferinin ardından Türk’ün Anadolu’ya göçlerini takiben, Anadolu’da çeşitli Beylik’lerin kurulması ve sonunda Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulması, Türk edebiyatının iki ayrı hat boyunca “divan” ile gelişmesi için bir sahne hazırladı. Arapça ve Farsça dillerinden ilham alan klasik edebiyat ve Türk halk edebiyatı, Orta Asya geleneklerinde hala köklü bir şekilde kalmaktadır. Divan şairlerinin bağımsız felsefeleri yoktu, aynı fikirleri farklı şekillerde ifade etmekten memnundular. Şairin görkemi, sanatçılığından özgün ve güzel ifade biçimleri bulmaktan geldi. Divan şairlerinin en ünlüsü Baki, Fuzuli, Nedim ve Nef'i olmuştur. 

Başlangıçta iki yabancı edebiyat geleneğine (Arap ve Farsça) dayanan edebiyat, zaman zaman sadece taklit ediciyi bıraktı ve Osmanlı ulusal özelliklerini ele aldı. Bir dereceye kadar günümüze kadar ulaşmış olan Türk halk edebiyatı, İslam'ın etkisini ve İslam'ın kabul edilmesinden sonra Orta Asya'nın geleneksel edebiyatının yeni yaşam tarzını ve biçimini yansıtıyor. Türk halk edebiyatı, anıtsal şiir şiirleri ve Tekke (mistik dini eserler) edebiyatından oluşuyordu. 13. yüzyılın ikinci yarısında ve 14. yüzyılın başlarında yaşayan Yunus Emre, divan şiirinin yanı sıra her üç halk edebiyatı alanında da şair ve tasavvuf (mistik filozof) uzmanı yapan bir dönemdi. Şiirsel edebiyatın önemli isimleri Karacaoğlan, Atik Ömer, Erzurumlu Emrah ve Kayserili Seyrani'dir.

Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı

Truva Tarihi

tarihi truva kenti

Homer'in epik şiirinde anlattığı Truva Savaşı bölgesi olarak bilinen antik kenti İlyada , 1998 yılında Dünya Mirası Listesi'nde yazılıydı. M.Ö. 4. yüzyıla kadar uzanıyor. Çanakkale ili sınırları içinde eski İda Dağı. Dünyanın en ünlü arkeolojik alanlarından biridir.

Truva, ilk olarak Homer'in epik şiirinde , Troya Savaşı'nın antik bölgesi olarak tanımlandığı İlyada anılmıştır . Trojan Efsanesi'ne göre, deniz tanrıçası Tethys ve Atlantik Denizi'nin titanı Oceanus'un Electra adında bir kızı vardı. Electra, Zeus'un karısı olacak ve Dardanus'u doğuracaktı. Dardanus'un oğlu Tros, Truad adında bir şehri, oğlu Ilus ise Truva şehrini bulacaktı. Truva Savaşı'na yol açan rezil güzellik yarışmasının alanı İda Dağı'na yakındı. Yarışmanın üç güzeli Hera, Athena ve Afrodit idi ve Paris yargıçtı. Paris, Afrodit'i seçti, Afrodit, Paris'e Sparta kralının karısı Helen'e sevgisini vaat etti. Paris, Helen'i kaçırdı ve savaşı kışkırtarak onu Truva'ya götürdü.



Truva 9 arkeolojik katmana sahip olduğu bilinmektedir ve bugüne kadar çeşitli kurumlarda ev temelleri, tiyatrolar, hamam evleri, bir kanalizasyon sistemi ve çeşitli eserler bulunmuştur. Truva'daki kazılara göre, şehir tarihinde birçok kez kuruldu ve yıkıldı. Sonuç olarak, 1-9 ile işaretlenmiş yerleşim katmanları aynı anda enine kesitlerde görülebilir. Truva atları, Herakleid hanedanının Sardis sattıklarının yerini aldı ve Lidya Kralı Candaules'ın saltanatına kadar (M.Ö. 735-718) 505 yıl boyunca Anadolu'yu yönetti. Arkeolog Schliemann'ın 1871'de başlayan kazılarında, 9 antik kent ve 42 konut kalıntısı ortaya çıkarılmış ve bu kazılarda Truva'nın hazinesi de bulunmuştur.

Assos Tarihi

Assos ve behramkale tarihi

Assos veya Behramkale, Türkiye'nin Çanakkale ilinin Ayvacık ilçesinde bulunan küçük fakat zengin bir kasabadır. Assos'un ilk Tunç Çağı'nda oturduğunu gösteren bazı kanıtlar vardır. Antik kaynaklara göre, Assos 7'de Midilli Adası Methymians tarafından kurulmuştur.

Klasik dönemde Assos Lidya ve Fars kontrolü altındaydı. MÖ 300 yılında Eubolos ve daha sonra onun kölesi Hermeias tarafından yönetildi. Platon'un öğrencisi olan Hermeias, Aristoteles'i ve Atina'dan Aristoteles, Xenokrates, Erastus, Coriscus ve Theophrastus gibi diğer filozofları davet etti; MÖ 347'de Assos'ta bir akademi kurdu. Aristo, Hermeias'ın yeğeni Phthias ile evlendi ve Assos'ta üç yıl yaşadı. Bu kısa sürede, Aristoteles bir Mantıksal Düşünce Okulu açtı.

Assos'un altın çağı Perslerin gelişiyle aniden sona erdi. Şehir, M.Ö. 334'te Makedon Kralı Büyük İskender tarafından ele geçirildi ve kenti M.Ö. 241-133'te Pergamon yönetimi altına aldı. Bergama kontrolünü kaybettikten sonra, şehir Roma İmparatorluğu'na girdi. Assos daha sonra MS 395'te başlayarak Bizans tarafından yönetildi. Şehir 14 yılı başında bir Osmanlı kenti olmuş inci yüzyılda.



Bölgenin kültürel zenginliği, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra korunmaya başlamıştır. Romalılar kalıntıları geride bırakırken, en önemli arkeolojik sit alanları Helenistik dönemden önce inşa edildi. Arkaik Dönem'de inşa edilen Athena MÖ (M.Ö 540-530), çift şehir surları tarafından savunulan Assos akropolünün tepesinde görülebilir. Bu tapınak, Anadolu'daki Dor düzenindeki tek örnektir. Kısa kenarlarda 6, dışarıda binayı tek sıra halinde çevreleyen uzun kenarlarda 13 sütun vardır. Tiyatro kalıntıları Akropolis'te de görülebilir.
Tem Elektromekanik

Andromeda Galaksisi Büyük Bir Tehdit Mi?

Andromeda'nın büyük olasılıkla son birkaç milyar yıl içinde birkaç yıldız gök ada yediğini ve büyük yıldız akışlarında kalanlar olduğunu buldu.

en büyük galaksiler


Çalışmayı Sydney Üniversitesi'nden Profesör Geraint Lewis ile birlikte yürüten ANU araştırmacısı Dr. Dougal Mackey, uluslararası araştırma ekibinin Andromeda'nın daha önce, belki de 10 milyar kadar geriye yuvarladığı daha küçük galaksilerin çok hafif izlerini bulduğunu söyledi. ilk biçimlendiği yıllardı. Samanyolu, Andromeda ile yaklaşık dört milyar yıl süren bir çarpışma rotasında. Öyleyse galaksimizin ne tür bir canavara dayandığını bilmek Samanyolu'nun nihai kaderini bulmakta faydalı oluyor” dedi. Astronomi ve Astrofizik  Andromeda, Samanyolu'ndan çok daha büyük ve daha karmaşık bir yıldız halkaya sahip ve bu da daha büyük olan galaksileri ya da muhtemelen daha büyük olanları yok ettiğini gösteriyor dedi.

Antik ziyafetin işaretleri, Andromeda yörüngesindeki yıldızlara, eski yok ediş zamanlarını ortaya çıkarmak için küresel kümeler olarak bilinen yoğun yıldız gruplarını inceleyen ekiple yazılmıştır. Dr. Mackey, "Bu küçük gök adaların soluk kalıntılarını gömülü yıldız kümeleriyle izleyerek, Andromeda'nın onları içine çektiği ve nihayetinde farklı zamanlarda saran yolu yeniden yarattık. Keşif, iki farklı galaktik beslenme kaynağının tamamen farklı yönlerden gelmesiyle birlikte birçok yeni gizem sunuyor. Sidney Astronomi Enstitüsü ve Sidney Fizik Okulu'ndan Profesör Lewis, "Bu çok garip ve ekstragalaktik öğünlerin evreni bağlayan maddenin 'kozmik ağı' olarak bilinen şeyden beslendiğini öne sürüyor. Daha da şaşırtıcı olan keşif ise antik beslenmenin yönünün, Andromeda yörüngesinde yörüngedeki cüce gök adaların beklenmedik bir hizalaması olan tuhaf“ uydular düzlemi ile aynı olduğunun keşfedilmesi olmuştur.



Daha önce bu türlerin kırılgan olduğunu ve birkaç milyar yıl içinde Andromeda'nın yerçekimi tarafından hızla tahrip edildiğini keşfeden bir ekibin parçasıydı. Bu galaksinin genç olması gerektiği için gizemi derinleştiriyor, ancak eski cüce gök adalarının beslenmesiyle uyumlu görünüyor. Belki de bu kozmik ağ nedeniyle içinden çıkılamaz bir hal aldığı biliniyor.

Dünya'nın karbonunu depoladığı yerler

İşte Dünya'nın Karbonu Depolama Yolları

İnsan kaynaklı karbon kirliliği dünyamızın olumsuz etkilemekte ve tropik mercanların ağartılmasından kutup buzullarının erimesine kadar küresel iklimde büyük hasara yol açıyor. Ancak, Dünya okyanuslarında ve atmosferindeki karbon miktarı gezegenin engin karbon rezervuarlarının yüzeyini tekrar oluşturmaya çalışıyor.

Dünyamızda son on yılda, uluslararası Deep Carbon Observatory'ye bağlı araştırmacılar, Dünya'nın karbonunu nerede tuttuğu ve gezegenin genelinde karbonun nasıl dönüştüğü konusunda envanterini çıkardılar. Her ne kadar Dünya'nın karbon döngüsü, yeraltındaki en ufak karbon parçasının dışında kalan her şeyi elinde tutsa da, asteroit etkileri ve büyük volkanik püskürmeler bazen atmosfere felaket miktarda karbon saldı.
dünyada nerelerde karbon üretilir


Bu seninin ekim ayında Elements’te yayınlanan bir dizi makalede belirtilen bu tarihi olumsuzlukları araştırmak, günümüzde yaygın karbon kirliliğinin sonuçlarına dair bir fikir verebileceği açıklandı. Yeryüzünün yukarısında yaklaşık 43.500 milyar mt karbon bulunur. Dünya'nın manto ve kabuğunda stoklanan 1.845 milyar milyar ton ile karşılaştırıldığında. Fayetteville'deki Arkansas Üniversitesi'nden Derin Karbon Gözlemevi jeolog Celina Suarez, “Dünya'nın çekirdeğinin karbon içeriği hakkındaki tahminler bulanık, ancak“ çekirdek karbon oldukça kilitlendi ”diyor. Öte yandan manto karbonu, yanardağlardan ve okyanusun ortasındaki sırtlardan sürekli olarak kaçar ve tektonik plakaların altından aşağıya doğru çöktüğünü keşfettik diyor.

Dünya tarihinin farklı zamanlarından kayanın içindeki karbon analizleri, Dünya'nın dengeli karbon bütçesini ciddi şekilde arttıran olayları ortaya koydu. Bu felaketler arasında, yaklaşık 66 milyon yıl önce dinozorları yok ettiği düşünülen Chicxulub asteroid grevi vardı. Bu etki karbon zengini kayayı buharlaştırarak yüzlerce milyar ton karbondioksiti atmosfere bıraktı sonuç olarak bu şekilde devam edersek çok kısa zamanda sonumuzun yakın olduğunu vurgulayabilirim.

Erkekler Milattan Önce Nasıl Traş Olurdu?

nasıl traş olunur

Arkeologların araştırmalarına göre erkekler milattan önceki zamanlarda da traş olurlarmış. Mağaralarda bulunan kalıntı ve çizimlerden yola çıkarak kabuklar, köpek balığı dişleri ve bilemiş çakmak taşlarının kullanıldığı belirlendi. Özellikle günümüzde keşfedilen ilkel kabilelerde traş olmak için çakmak taşlarının kullanıldığı kesinleşti.

köpek balığı nerelerde bulunur


Mısırda açılan bir çok mezarda eski mısır döneminde sakallarını kesmek için altın ve bakır aletler bulunmuştur. "zenginliğe bak altınla traş olmak :) " Milattan sonra ilk 14 yüzyılda şimdikine benzeyen ustura ve benzeri ilkel aletler üretilmeye başlanmıştır. Ancak en acılı ve kanlı traş olma deneyimini bu dönemde gerçekleşti. 20. yüzyılın başında ilk jilet gillette markası ile Amerika'da 1901 yılında icat edildi. Hemen ardından eski kılıç üreten bir şirket kılıç üretmeyi bırakıp jilet üretmeye başladı ve günümüzde bu iki şirket jilet ve traş bıçağı üzerinde bir numara olmaya devam etmektedir.

İhtiyarlık Nedir, Ne Zaman İhtiyarlamış Oluruz?

insanlar neden yaşlanır?

İhtiyarlık kaç yaşında başlar her zaman merak edilen bir konu olmuştur. Bir kaç örnek vermek gerekirse Kristof Kolmb Amerikayı keşfettiğinde yaşı 50 üzeriydi. Pasteur ise kuduz aşısını bulduğun 60 yaşındaydı. Buradan anladığımız hiç biri yaşına inanarak biz ihtiyarladık diyerek hayattan vazgeçmemişler. Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ve yaşının verdiği psikolojik durum ile yaşlanmış yani ihtiyarlamış olmaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin ve amaçlarının yitip tükenmesidir. Geçip giden yıllar bedenimizde belli izler bırakabilir. Cildimiz buruşa bilir yada görüntümüz değişebilir ancak heyecanımızı yitirmek ruhumuzu buruşturur işte biz o zaman yaşlanmaya başlıyoruz demektir.

insanlar neden yaşlanır ve ihtiyarlar


İnsanların en büyük yanılgısı yaşadıkça yaşlandıklarına inanmasıdır. Ancak bu durum öyle değil yaşamadıkça yaşlanacakları hiç akıllarına gelmez. Gençliğe vurgu yapmak gerekirse, gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphe derecesinde de yaşlıdır. Burada sır insan yaşlanmaya karar verdiği an itibari ile yaşlıdır. Geniş bakış açısına ve yenilikçi insanlar asla yaşlanmazlar. William Gladstone; Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler. Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.

Arılar Neden Altıgen Petekler İnşa Ederler?

arıların bal kovanı

Arılar bizler için ve hayatın devamı için en önemli canlılardır. Peki neden arılar sekizgen, dikdörtgen ve üçgen gibi diğer algoritmaları kullanmazlar. İşte bunu merak eden matematikçiler konu hakkında detaylı bir araştırma yaparlar. Araştırmanın sonuçları epeyce ilginç ve akıllıca bir neden taşımaktadır.

Arı, bulunduğu alanın maksimum alanı kullana bilmek için en uygun olan altıgen geometri şeklini tercih eder. Altıgen, hücre en yüksek seviyede bal depolarken diğer hiç bir geometri şekil bu bal seviyesine ulaşamaz. Diğer bir nedeni ise bal kovanının inşası için en az bal mumu gerektirir. Bu durumda arılar en uygun şekilde kovanlarını inşa ederler.

Sümerler Ve Türklük


Sümerler M.Ö 3500 - 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış bir topluluktur. Sümerler medeniyetin kurucuları olarak da bilinir.Sanata ve ilime çok önem vermişlerdir ve en önemli olarak yazıyı icat etmişlerdir. Sümerleri birçok ırk sahiplenmeye çalışır ve soylarının oraya dayandığını söylerler. Peki ya Sümerler Türk müdür ? Yoksa bizde Sümerleri sahiplenmeye çalışan ırklardan birisi miyiz ?

Bildiğiniz üzere Atatürk Türk tarihine çok önem vermiştir ve onun önderliğinde yapılan Türk tarih tezi çalışmalarında Sümerlerin bizle kan akrabalığı olduğu ortaya çıkmıştır.

Ek olarak zaten Sümerlerle dil akrabalığına olabileceğini düşündüğüm ve bazı benzeyen kelimelere inceleyelim.


  • Gadun - Hatun
  • Ginç - Genç
  • Anu - Ana
  • Rakibu - Rakip
  • Batu - Batı ( Batu adıda burdan gelmektedir zaten )
  • Karra - Kara


Tarihe Hükmeden Şehir; Çanakkale




 Çanakkale, eski çağlarda HELLESPONTOS ve DARDANEL olarak anılan Çanakkale M.Ö. 3000 yılından beri yerleşim alanı olarak bir çok tarihi olaya tanıklık ederek günümüze kadar ayakta duran efsane şehirdir. Çanakkale'nin en büyük tarihi oluşum nedeni, Çanakkale boğazının olması ve boğazın  Anadolu ile Avrupa ve Akdeniz ile Karadeniz arasındaki bağlantıyı sağlayan iki geçit bölgesinden birisi olması büyük etken oluşturmuştur.

 Yörede ve şehir içerisinde yaşayan topluluklara ekonomik ve askeri üstünlük sağlamış, onlar da uygarlık alanındahızlı bir ilerleme kaydetmişlerdir. Ancak bu durum bir çok başka uygarlık tarafından rahatsız edici bir güç olarak görülmüş, yöreyi çeşitli göç ve istila hareketlerinin hedefi haline getirmiştir. Çanakkale sadece savaşlar ile değil farklı bölgelerden gelen yağmacılar tarafından da çok sıkıntılar çelmiştir.

Çanakkale Karanlık Dönemi

  Çanakkale'de karanlık dönem başlangıcı M.Ö. 1200'lerde kuzeyden gelen "Deniz Kavimleri"nin göçü ile bölgede ve Anadolu'da yazılı tarih açısından karanlık dönemin ilk başlama nedeni olmuştur. Bölge  Lydia Krallığı'nın egemenliğine girmiş ve hemen ardından da Perslerin gelmesiyle tabiri caizse kaos yaşanmaya başlanmıştır. Çok geçmeden Pers'ler ile Spartalılar ile yapılan Kral barışı anlaşması ile bölgeye Persler tamamen hakim olmuşlardır. Ancak Çanakkale bu gibi ağır olumsuzlukları daha atlatamamışken hemn ardından Makedonlar, Bergama Krallığı, Galat saldırıları başlamıştır. Anlayacağınız bir ufo'lar kalmış Çanakkale'ye hucum etmeyen dersek yanlış söylemiş olmam. :))



  Bir dönem karışık bir dönem geçiren Çanakkale, Roma tarafından alınarak tam hüküm sahibi olmuştur. Bu dönem Osmanlı hükümdarlığının kuruluşunun başlangıç tarihine denk gelmektedir. Osmanlıların Akdeniz'de egemenlik kurma istekleri, onları Balkan Yanmadası'ndaki fetihlere, Gelibolu ve yöresinden başlamaya yöneltmiştir. Gelibolu'da bir tersanenin kurulmasıyla birlikte Çanakkale'deki Osmanlı egemenliği daha da artmıştır.

Atatürk'ün Ezana Olan İman Anlayışı


Atatürk'ün Ezana Olan İman Anlayışı Nasıldır


Dolmabahçe önünde demir atmış olan Savarona nın güvertesinde hasır koltuğunda güneşin batışını seyrediyordu. Ufuk minarelerin arkasında kıpkızıl bir renk almıştı. İstanbul camileriyle ateşten bir fona yaslanmış gibiydi. Füreya, Atatürk e son okuduğu kitabı getirmiş yanı başında oturtuyordu. Söyler misiniz bana bir Münir çalsınlar dedi Atatürk. Yaveri koşup gramofona bir taş plak koydu. Az sonra minarelerin birinde yanık sesli bir müezzinin ezanı duyuldu. Atatürk başıyla işaret verdi. Plağı susturdular. Hepsi huşu içinde ezanı dinlediler. Füreya başını öteye camilerden yana çevirmiş olan Ata nın göz pınarlarında yaşların biriktiğini gördü. Bir damla süzülmüş yanağından aşağı akıyordu. Atatürk uzun müddet yanındakilere doğru dönmedi. Nihayet başını çevirdiğinde hem ezan bitmişti hem o kendini toparlamıştı. Ne yazık ki ezanı tekrar ettirmemize imkan yok Füreyanım dedi yumuşak bir sesle. Sabah ezanını bekler hep birlikte dinleriz Paşam dedi Füreya.

Atatürk'ün Ezana Olan İman Anlayışı 
Seo

Ekselansları acaba Bulgaristan'a harp mi ilân ettiniz?


19 Mayıs 1934 yılında bir darbe yapan Bulgar Ordusu, kurdurduğu geçici hükümet sayesinde Hitler Almanyası'nın safında yerini almış, Bulgaristan Türkleri arasında yaygınlaşan "Turan Gençlik ve Spor Cemiyetleri Birliği'ne karşı polis takibatına geçip işkence ile öldürmeler çoğalmıştı. Ayrıca Bulgar köylerinden teşkil ettikleri çetelerle toplu katliama başlamak üzereyken, Türk istihbaratı bu haberi Atatürk'e iletir.

Atatürk de, o sıralarda Trakya'da askerî tatbikat yapmakta olan 3. Ordu Komutanı Salih Omurtak Paşa'ya, biraz Bulgar sınırını ihlâl ederek Bulgarlar'a gözdağı vermesi konusunda talimat verir. Yağmurlu bir gecede akşamdan Bulgar sınırını sapa bir yerden geçen askerimizin öncü birlikleri, sabah ortalık aydınlandığında Filibe yakınındaki Hacıilyas (Pırvomay) kasabasına varmışlardır. Önce kendi askerleri sanan Bulgarlar, hava iyice aydınlanınca, Filibe'ye doğru ilerleyen birliklerin Türk askeri olduğunu fark etmişler ve olay Bulgar kralına iletilmiş.

Telefona sarılan Kral III. Boris, Atatürk'le yaptığı görüşmede, "Ekselansları acaba Bulgaristan'a harp mi ilân ettiniz?" diye sorar telâşla. Atatürk, "Neden böyle bir şey yapalım ki!" deyince, Kral Boris:'Askerleriniz Filibe önlerinde ve Sofya yönünde ilerliyorlar!" diye cevap vermiş. Atatürk "Yolu şaşırmışlardır, Kral Hazretleri, şimdi olayı tetkik eder, Haşmetmeaplarına malûmat arz ederim" diyerek teselli etmiş ve Salih Omurtak Paşa'ya: "Maksat hâsıl olmuştur, geri dönün", talimatı gönderilmiştir. Bu gözdağı üzerine, Kral hemen duruma el koymuş ve kitle halinde yapılması plânlanan Türk katliamı da durdurulmuştur.

O zamanki Turancı liderlerden, cemiyetin Genel Başkanı Varnalı Ömer Kâşif Bey'den, Bulgaristan'da bu olay için Bulgar köylerinden ırkçı "Rodna Zaştita" (Vatan Savunması) çetelerinin hazırlandığını ve her Türk köyünün katliamı için büyük hendekler kazıldığını dinlemiştim. Salih Omurtak Paşa olayını da bizzat bu orduda albay olarak görev yapan ve öncü birliklerde yer alan, yazar Emine Işınsu’nun babası merhum Tümgeneral Aziz Zorlutuna (eşi merhume şaire Halide Nusret Zorlutuna idi) Paşa'dan dinlemiştim." (Sunuş bölümü syf.26-27)

Atatürk'ün Filistin Hakkındaki Açıklaması (Belge Mevcuttur)


Olayı anlatmak gerekirse; 1929 yılından itibaren yükselen Alman Faşizmi münasebetiyle yüzbinlerce Yahudi Filistin'e göç etmiş, bu göçlerle çatışmalar meydana gelmiş, ortaya çıkan bu keşmekeş batı tarafından Yahudi yanlısı bir politika gütmesine ön ayak olmuştu. Artan çatışmalarla kitleler halinde Filistin'e yerleşen Yahudiler, satın aldıkları arsa, ev ve gayrimenkullerle özellikle kutsal bölgelere yerleşiyor, Nazi Soykırımını bir fırsata dönüştürmek gayretiyle ileride kendilerine tanınması muhtemel bir özel statu için özellikle Kudüs'ü hedef alıyorlardı.

İlerleyen yıllarda Yahudiler burada kurmak istedikleri devletin ön hazırlıklarını yapmaya başlamış, batı da bu teşebbüse destek verebileceğini, hatta askeri bir müdahalenin gerekebileceğini mevzu bahis ediyorlardı.

Mustafa Kemal Atatürk, hastalığı münasebetiyle siyaset ile yeteri kadar ilgilenemiyor olsa da bu gelişmeleri yakından takip ediyordu. Hakimiyeti Milliye mecmuası vasıtasıyla uluslararası camiaya seslenen Atatürk, Filistin'de mukim bulunan Araplar üzerine yapılacak bir tecavüzü kabullenmeyeceğini açık ve net ifadelerle beyan ediyor.


Açıklama şu şekildedir;

"Arapların arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa bir kaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kafi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyetin mukaddes yerlerini musevilerin ve Hristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve islamiyete lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen peygamberin son arzusunu yani, mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeğe hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin'in idaresi altında, uğrunda Hristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allahın inayeti ve kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur."
kaynak;27 Temmuz 1937 - Hakimiyeti Milliye Mecmuası

İnsanlığın Varoluşu ve İlk İnsanlar


İnsanlığın varoluşu hakkında muhtelif tez ve teoriler sunulmaktadır. Evrim teorisi, tüm canlıların suda oluşan bir bakteri hücresinden, insanlığında bu hücrenin evrim süreci içerisindeki gelişiminden türediğini tez olarak sunmaktadır. İslam dini ise insanlığın Adem ve Havva’nın yaradılışıyla türediğini tebliğ etmektedir. Buna mukabil Kur-an’ı  Kerim’de Mü’minun suresi 12-14. Ayetlerinde “Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık” ifadesi mevcuttur. Kimi din alimleri bu ayetin evrim teorisiyle uyuştuğunu ifade etse de bu konudaki  görüş şahsa münhasırdır.


Elbette biz insanlığın varoluşu konusunda görüşü kişilere bırakacağız. İnsanlığın varoluşuyla birlikte başlayan Tarih sürecini inceleyerek , insanoğlunun etnik geçmişlerini özetleyeceğiz.


İlk Canlının Ortaya Çıkışı (3.7 Milyar Yıl)

Günümüzün gelişmiş teknikleri ve bu tekniklere dayalı teorilerle ortaya sunulan teze göre 15 Milyar yıl önce meydana gelen büyük patlamayla (Bing Bang) evren oluşmuş, 5 Milyar yıl önce dünya kütlesi meydana gelmiş, 3.7 Milyar yıl öncede Dünya üzerindeki ilk protein ortaya çıkarak ilk canlı hücresi oluşmuştur. En azından günümüz imkanlarıyla ulaşılabilen en kabul edilebilir bulgu bu doğrultudadır.

İlerleyen yüzbinlerce yılda, dünyanın ısı ve su dengesinin ortaya çıkarttığı müsait tabiatla ilk canlılar vücut bularak dünyanın ilk sakinleri haline geldiler. 1800’lü yıllardan itibaren yapılan çalışmalarla gün yüzüne çıkartılan Paleontolojik (Fosil bilimi) araştırmalar, milyonlarca yıl önce varolan canlılara ait önemli bilgilere ulaşabildiler. Ve anladık ki bizden milyonlarca yıl önce büyük kütleli, devasa etobur ve otobur canlılar dünyanın bizden önceki ev sahipleriydi.

Günümüzden 3.7 Milyar yıl önce ortaya çıkan canlılık ve yine zaman içerisinde ortaya çıkan canlı türleri 2.500.000 yıl önce meydana gelen büyük buzul çağıyla önemli ölçüde azaldı ve kimi türler tamamen yok oldu. Bu buzul çağı, milyonlarca yıl devam ederek yeryüzündeki canlıların varlıklarının gelişiminde ve çeşitliliğinde önemli ölçüde engelleyici rol oynadı. Hem canlı türlerinin çok kısıtlı olduğu, hem de soğuk hava koşullarının ipuçları bırakılmasına imkan vermediği bu süre zarfına ait bilgilerimiz oldukça kısıtlı.

2.500.000 yıl önce başlayan Büyük Buzul Çağı ile soğuyan yerküre, ancak 200.000 bin yıl kadar önce ısınmaya başlayarak canlı türlerine daha geniş yaşam imkanları sağlamaya başladı. Bu süreye kadar kısıtlı şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan canlı türleri ancak 200.000’li yıllardan sonra çoğalmaya ve yayılmaya başlayabildiler.

Buzul çağının tamamen son bulması ve yer kürenin buzul çağının etkisinden tamamen çıkması ancak 10.000 li yıllarda mümkün olmuştur.


İlk İnsanın Ortaya Çıkışı (M.ö. 200.000 li yıllar)

İlk insanın ortaya çıkışı. Açıkçası günümüz için halen bir bilinmeyen ve gizemli bir olgu.  Evrenin varoluşunu, yerküre üzerindeki ilk canlının ortaya çıkışını, milyonlarca yıl önce yaşanmış buzul çağlarını ve canlı türlerini keşfedebilen bilim dünyası henüz İnsanlığın Varoluşu ile ilgili bilinmeyeni tam anlamıyla çözebilmiş değil.

Bilinmeyenlerle dolu bu gizemli varoluş süreci ancak kısıtlı teorilerle açıklanabiliyor. Üstelik sunulan teoriler temel dayanaklarında bile birbirleriyle çatışıyor. İnsanlığın ortaya çıkışı ile ilgili bilinmeyene yolculuğumuzda, bilim dünyasının ortaya çıkarttığı tezleri incelemek ve mantıklı olana itibar etmekle yetineceğiz.

Bilim dünyası, insanlığın kökeni Cromagnon (Kro Magnum) ve Neandertaller dir der. Tam olarak insan olmayan bu tür, insanın atası ve evrim teorisindeki insanla maymun arası bir geçiş evresi olarak değerlendiriliyor. Varoluşları 500 Bin yıl öncesine dayandırılan bu türler, tam olarak insan sayılmamakla birlikte hayvan olarak da nitelendirilmiyor. Konuşmayan, yazmayan, bunun yanında aklıyla hareket eden bu türler, zaman içerisinde insana dönüşerek yeryüzüne dağılmış olduğu ve buzul çağının ortadan kalkmasıyla evrimini tamamladığı kabul edilir.

Evrim teorisinin sunduğu bu teze göre modern insanın atası olan Cromagnon, 500 Bin – 200 Bin yılları arasında varolmuş, 200 Bin’li yıllardan sonra Homo Sapiens’e dönüşmeye başlamış ve günümüz insanı ortaya çıkmıştır. Halen pek çok bilimsel çevre bu teze itibar ediyor, bunun yanında hem tezi destekleyen hem de karşı çıkan çevrelerce bu teze tezat düşen bulgular üzerinde münakaşaya devam ediliyor.

Özetleyecek olursak Bilim dünyası bu konuda kararsız. En azından tartışmasız bir karara varabilmiş değil. Peki kutsal kitaplardan edinebileceğimiz bilgiler nelerdir? Bu noktada Bilim ile Din’i çatıştırma yada kıyaslama yapmayacağız. Hem Bilimden hem de Din’i ilimden elde edeceğimiz bulgularla mantık yürüteceğiz.

Kutsal kitaplar, özellikle de Kur-an’ı Kerim, şüphesiz hem dünya hem insan ile ilgili pek çok bilgi ve bulgu sunuyor. Bilimin, bilginin ve tarih bilincinin çok kısıtlı olduğu bu dönemlerde, Kur-an’ı Kerim’in hem dünyanın hem dünya üzerinde yaşayan canlılar hakkında pek çok bilimsel bulgu sunuyor olması hepimiz için şaşırtıcı ve ibret verici kabul edilir. Atmosferin katmanlarını, hücrenin yapısını, evrenin tasarımını ve henüz yakın zamanlarda ulaşabildiğimiz bilimsel verilere, günümüzden 1400 yıl önce “Anlayabileceğimiz bir dille” bize sunulmuş olması, insanlığın varoluşu ile ilgili ipuçlarını araştırırken de faydalı olabilecek bilgilere sahip olabileceğini düşündürüyor.

Kur-an ve tahrife uğramış olsa bile İncil ve Tevrat,bize  insanlığın varoluşu hakkında belli noktalarda net bilgiler veriyor. Kur-an, insanın bir “çamurdan bir hülasadan” yaratıldığını ifade ediyor. Bu ifade de hülasa, cümle içindeki anlamı itibariyle süzülmüş, özetlenmiş, kaynak olarak kullanılmış gibi anlamlarla ifade ediliyor. Tefsirlerden yorumlayabildiğimiz kadarıyla İnsanoğlunun, bir çamurun içerisindeki ilahi bir kıvılcımla ortaya çıktığı anlaşılıyor. Evrim teorisinin bu konu hakkındaki tezi, canlı türlerini oluşturan ilk hücrenin su ile toprağın birleştiği bir noktada oluşan bir hücreden meydana geldiğini, bu hücrenin denizde canlı türlerinin oluşumunu sağladığını, sonrasında canlıların sudan çıkarak diğer türleri oluşturduğunu savunur. Bu bakış açısı kimi din adamlarının Evrim teorisi ile Kuran’ın örtüştüğünü, aynı oluşumu anlattığını savunur. Nitekim, Kur-an, maddi ve şekil olarak bir tarifte bulunmadığından, belirtilen bu ipucunun şekil olarak anlaşılması pek mümkün olmamaktadır. Zira din kitaplarına biyoloji yada benzeri bir konsantre bilim kitabı olarak bakmak yanlış olacaktır. Elbette Kur-an bize anlayabileceğimiz nispette bir özet bilgi veriyor. Biz bu bilgiyi ipucu olarak kullanıp merakımızı gidermeye çalışacağız.

Hem bilimin, hem Kur-an’ın bize sunduğu ipuçlarıyla elde ettiğimiz bulgu, çok net olmamakla birlikte kaynak olarak kullanabileceğimiz bir ortak sonuç ortaya koyuyor. İlk insanın tek bir noktada oluştuğu, bu insanın çoğalarak diğer insan topluluklarına temel teşkil ettiği kabul edilebilir bir gerçek. Paleontolojik çalışmalarda elde edilen ilk insanlara ait bilgiler, günümüzden 100 Bin yıl öncesine ait. Yani ulaşabildiğimiz en eski insan toplulukları bizden 100 Bin yıl önce yaşamıştır diyebiliriz.

İlk insanın ortaya çıktığı bölge halen tartışma konusu. Bu konuda bilim çevreleri, yine elde edilen paleontolojik çalışmalarla insana ait en eski buluntuların Güney Afrika’da olduğunu belirtiyor. Diğer bölgelerde var olduklarına ait fosil bulguları bulunmamış olsa da Güney Afrika’ya sonradan göç etmiş olduklarını kabul etsek bile, buzul çağının etkisi altında bulunan kuzey bölgelerinde yaşam şartlarının zorluğu, diğer insanların yok olmuş olabileceğine yada sayılarının azlığı nedeniyle varlıklarının insanoğlunun göç hareketleriyle oluşan popülasyona bir katkı sağlamadığı görüşü daha ağır basıyor. Bu noktada karşımıza iki olasılık çıkıyor. İnsanoğlu ya Asya’da ortaya çıktı, bir bölümü Afrika’ya göç etti ve buradan Dünya’ya yayıldı ya da zaten Afrika’da ortaya çıkmıştı.

Sonuca varacak olursak, insanoğlu günümüzden 100 Bin yıl önce ortaya çıkarak Afrika’dan Kızıldeniz’i geçerek Arap yarımadasına, oradan da tüm dünyaya yayıldılar. Buzul çağının halen devam ettiği bu dönemde sayılarının birkaçbin’i geçmediği düşünülen ilk insanlar, yaşam imkanlarının daha geniş olduğu bölgelere göç etmiş, sayıca çoğalarak toplumları, milletleri ve kültürleri ortaya çıkartmışlardır.



Paleotik Çağ (M.Ö. 100.000 / M.Ö. 10.000)

İnsanoğlunun dünyayı mesken edindiği, farklı coğrafyalara yayıldığı ve Dünya toplumlarının temel unsurlarını oluşturduğu Paleotik dönem, yazılı kayıtların olmayışı ve sert iklim koşullarının ortaya çıkarttığı zorluklar nedeniyle yeteri kadar aydınlatılamıyor. Bu nedenden ötürü Tarihçiler bu döneme karanlık ve kayıtsız tarih adını veriliyor. On binlerce yıldan oluşan bu tarih dilimi, insanlığın temellerinin atıldığı bir dönem olmasının yanında en bilinmeyenli dönem unvanını da fazlasıyla hak ediyor.

İki buçuk milyon yıl önce başlayıp, 600 bin yıl önce zirve noktasına ulaşan buzul çağı, 100 Bin yıl önce ısınmaya başlamış ve nihayetinde 10 Bin yıl önce tamamen sona ermişti. Sert iklim değişiklikleri nedeniyle insanoğlunun yayılıp çoğalmasına engel olan buzullarla dolu kuzey coğrafyası, insanoğluyla birlikte diğer canlılarında çoğunu Afrika steplerine hapsetmişti. Doğa koşullarıyla birlikte vahşi ve yırtıcı hayvanlarla da mücadele etmek zorunda olan insanoğlu, zorlu yaşam mücadelesini sürdürdüğü coğrafyada uzun süredir varlığını sürdürmekteydi.

Paleotik çağı yaşayan ilk insanlar gırtlak sesleriyle konuşarak anlaşabiliyordu. Birbirleriyle iletişim kurabilen, plan yapabilen, küçük topluluklar halinde hareket edebilen bu insanlar henüz sayıları çok azken kabile düzeni sayılamayacak küçük topluluklar halinde mağara ve doğal zorluklardan korunaklı bölgelerde bir arada yaşamaktaydılar. Sayıları ancak binlerle ifade edilen bu topluluk, zaman içerisinde doğal imkanlardan daha fazla faydalanmak amacıyla kuzey bölgelerine doğru hareket etmeye başladılar. İlk insanlar ilk kez ayrılıyor ve bölünüyordu. Zira aynı coğrafyada sıkışarak yaşamak, kısıtlı doğal imkanları paylaşmakta zorluklara neden oluyordu.

Biyolojik olarak tam anlamıyla birbirlerine benzeyen bu topluluk, ilerleyen zaman dilimlerinde küçük hareketlerle kuzey bölgelerine doğru ilerlemeye başladılar. Bu ilerleme yaklaşık olarak 30 bin yıl kadar devam etti. Halen kuzey bölgeleri ağır buzul ikliminden tamamen kurtulabilmiş değildi. Bunun yanında Güney Afrika ılıman ve yağmurlu iklimine sahipti. Kuzeye doğru gerçekleşen bu ilk göç hareketi 70 Binli yıllara kadar sürdü. Kuzey bölgeleri buzul çağının etkisinde, güney bölgeleri ise ılıman ve yağmurlu iklime sahipti ancak Afrikanın kuzey bölgesi Çöl halindeydi. Ağır karasal iklim, bu topluluğun kuzeye doğru göçünü imkansız hale getirmişti. Göç hareketinin, denize paralel olarak Afrikanın doğusundan yukarı doğru ilerleyişi Kızıl Deniz sahillerinde son buldu. Kavurucu çöl sıcaklarıyla baş edemeyecek olan bu ilk ilkel insanlar, kendilerine çıkış yolu olarak Arap yarım adasını buldular. Arap yarım adası ile Afrika kıtaları arasındaki en yakın nokta, bugün Cibuti olarak anılan Afrika ülkesi ile Yemen arasında bulunan, Aden körfezi ile Kızıl Denizi ayıran darboğaz alandır. Bu alan, günümüzde yaklaşık olarak 30 Km. civarında bir mesafede bulunur. 70 Bin yıl önce halen devam eden buzul çağının etkisiyle suların daha sığ olduğunu düşünecek olursak, tahminlere göre bu mesafe birkaç kilometre kadardı ve çok daha sığdı. İlk Afrikalı insanlar, bu sığ deniz geçidinden geçerek, Kızıl Deniz’i aşıp yeni bir Kıtaya ayak basmış oldular. Paleotik Çağ’daki dönüm noktası olan bu göç hareketi, Afrikalı ilk insanların Dünyaya yayılmasında kilometre taşı kabul edilir.

İnsanoğlu için yeni bir dönem başladı. 70 Bin yıl önce gerçekleşen bu göç hareketi ile ilk insanların bir bölümü Afrika’da kalmış, göç hareketine girişen diğer bölümü Arap yarım adasına ayak basmıştır. Yapılan araştırmalar, Afrika’nın kuzeyinde olduğu gibi Arap yarım adasının güneyinde de ağır çöl ikliminin bulunduğunu ortaya koyuyor. Arap Yarım adası, bugün olduğu gibi bundan 70 Bin yıl önce de Çöl iklimine sahipti. Bu konu üzerinde uzun süre çalışmalar yapan Paleontologlar, tutarlı bir dayanak bulunamayan bu tezden vazgeçmeyi bile düşündüler. Ancak yakın zamanda yapılan araştırmalar çok ilginç sonuçlar ortaya çıkarttı. Göç hareketinin gerçekleştiği bölgede yapılan kazı çalışmaları, bu bölgelerde küçük tatlı su kaynakları olduğunu ortaya çıkarttı. Üstelik bu bölgelerden göç eden topluluklara ait kalıntılara da ulaştılar. Böylelikle ilk insanların Afrikadan Arap yarımadasına çıktığı kesin olarak tespit edilmiş oldu.

Arap yarım adasının güneyinden, bugünkü yemen sahillerinden devam eden göç hareketi, kuzeydeki çöl iklimine rağmen sahil boyunca seyrekte olsa bulunabilen tatlı su kaynakları ile mümkün olabildi. Yemen sahilleri boyunca ilerleyen topluluklar, ağır çöl ikliminin hakim olduğu coğrafyada tam anlamıyla bir vaha ile karşılaştılar. Bugün Dahar Vadisi olarak anılan bölge, bundan 70 Bin yıl önce, Arap denizindeki hava akımları sonucu oluşan küçük çaplı bir iklimin etkisindeydi. Etrafı çöllerle kaplı olan bu bölge, muson rüzgarlarının ortaya çıkarttığı küçük çaplı iklimin etkisiyle bolca yağmur alıyordu. Etrafı çöl iklimiyle çevrili olan vadi, aldığı yağmurların etkisiyle geniş bitki ve hayvan çeşitliliği ile yaşam için fevkalade ideal bir bölge oluşturmuştu. İlk insanlar, daha önce karşılaşmadıkları bu fevkalade çeşitlilikteki bölgeye yerleşerek ve doğal kaynakların sağladığı imkanlarla bu bölgeyi uzun süre mesken tutarak hızla çoğaldılar. Öyleki bulundukları bölgeyi dolduran insanlar, zaman içerisinde göç etme ihtiyacı hissederek arap yarım adasının sahillerinden doğuya doğru yeni göç hareketleri başlattılar.

İlk insanın dünyaya yayılışını bu noktaya kadar adım adım takip edebildik. Afrika’da ortaya çıkan ilk insan toplulukları önce kuzeye, sonra Arap yarım adasına çıktılar, Yemen sahilleri boyunca ilerleyerek Dahar Vadisine ulaştılar. Yaşanabilir tabiatın etkisiyle hızla çoğalarak sayıları artan bu insan toplulukları için artık belirli bir güzergah olmayacaktır. Arap yarım adasının güneyinden sahil boyunca devam eden göç hareketiyle önce Asya’ya, sonra dünyanın pek çok farklı bölgesine dağınık şekilde göç hareketleri başlatan ilk insanlar, hızla çoğalmaya ve yayılmaya başladılar. Böylece Yerküre, İnsanoğlu ile tanıştı.

Farklı coğrafyaların, farklı iklim koşullarının, farklı güneş ışın açılarının, topraktaki farklı radyoaktivitelerin tesiriyle genetik olarak farklılaşan İnsan toplulukları, dağıldıkları coğrafyalarda kendilerine has genetik ve fiziki görünümlere ayrılmış ve insanlığın temelini teşkil eden ilk etnik unsurları ortaya çıkartmış oldular. İlk dönemlerinde gırtlak sesleriyle anlaşan insanlar, çoğalarak iletişim kurmaya başlamış, gırtlak seslerinden dil ve dudak seslerine geçerek dilleri oluşturdular. Bu lisanlar topluluklar arasındaki mesafelerin etkisiyle ayrı ayrı geliştiği için ayrı ayrı diller meydana gelmiş oldu. Dilleri ayrılan insanlar, haliyle iletişim güçlükleri sebebiyle ayrışarak etnik unsurlar haline geldiler. Sayıları hızla artan insanoğlu, uzun süre bir arada yaşayarak kendi yaşayış tarzlarını ve kendi kültürlerini oluşturdular.
Kaynak

300 Saniyede Türk Tarihine Yolculuk



Bu kez sadece 300 saniye içerisinde Türk Tarihi hakkında en çok merak edilenleri sizler için derleyerek zamanda yolculuk yapacağız. Türk tarihi, o kadar geniş bir döneme hükmediyor ki tarihçiler bile kilitlenip kalıyor. Türk tarihinin 10.000 yıl kadar olduğu da ileri sürülmektedir.

Aslında Türk tarihi demek dünya tarihi demiş oluruz. "Türk Tarihi" Tarih biliminin en derin, en yoksun, en politik tarihi olma özelliğini taşır. Bilinenin çok aksine birkaç yüzyıldan ibaret düşünülen Türk Tarihi, gün yüzüne çıkan araştırmalarla artık Dünya Tarihi'nin yeniden yazılmasını zorunlu hale getirmiştir ve yeniden çalışmalar başlatılmasına neden olmuştur. 

Atatürk Ve Amerikalı Çocuğun Duygu Yüklü Mektuplaşması

Curtis Lafrance adında 10 yaşında Amerikalı bir çocuk, Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk'e bir mektup yazar ve sonrasında olaylar gelişir.

1923 yılının ekim ayında bir gün yaveri, elinde bir zarfla Atatürk'ün odasına girer: "paşam, bir mektubunuz var. Amerika'dan!" isme bakan Atatürk, ismi tanıyamaz. mektubun curtis lafrance isminde birinden geldiğini gören Atatürk, merakla mektubu okumaya başlar:

"sayın efendim, ben on yaşında Amerikalı bir çocuğum. Türkiye'ye ve yeni hükumetine büyük bir ilgi duyuyorum. siz ve bayan kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve bayan kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. lütfen Amerikalı bir çocuğa, bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. bir gün, Türkiye'yi görebileceğimi umut ediyorum. saygılarımla, curtis lafrance."mektubu okuyan Atatürk bir hayli duygulanır ve hemen sonrasında "türkiye cumhuriyeti başkanlığı, özel" başlıklı bir kağıt alır ve başka bir cumhurbaşkanına yazarmışçasına ciddi bir üslupla amerikalı çocuğun mektubunu yanıtlar:

"bay curtis lafrance, mektubunuzu aldım. türk yurdu hakkındaki ilgi ve iyi dileklerinize teşekkür ederim. isteğiniz üzere bir fotoğrafımı gönderiyorum. Amerika'nın zeki ve çalışkan çocuklarına biricik öğüdüm; Türkler hakkında her işittiklerine gerçekmiş gibi bakmayıp, kanılarını bilimsel ve esaslı incelemelere dayandırmaya önem vermelidir. başarılar ve mutluluklar dilerim, Türkiye reisicumhuru Gazi Mustafa kemal. mektup, İngilizceye çevrilerek aslıyla curtis lafrance'a yollanır.
Kaynak
Define Forumu 

Çekoslovakya 1968 Prag Baharı Dönemi


Tarih; 20 ağustos 1968 Prag'daki ruzyne hava alanına uçuş planında olmayan sivil bir sovyet uçağı indi. bunu bir saat sonra ikincisi izledi. bu hava alanında alışıldık bir durum olduğundan, gece yarısını geçene kadar etrafta dolaşan sivil giyimli kişiler dikkat çekmedi. bundan sonra ise alana yeni iniş yapan iki sovyet uçağından çıkan silahlı askerler kısa sürede hava alanını ele geçirdiler. bir buçuk saat sonra da arka akaya inen uçaklardan zırhlı araçlar ve askerler indirilmeye başlandı. hava alanı boşaltıldı. personel, turistler ve yolculuk için bekleyenler şehre gönderildi. bundan çok önce, gece saat 23:00'da ise 5 ülkenin askeri birlikleri çekoslovak sınırını geçmişti. Prag garnizonu alarma geçmiş, ancak bir direniş emri almamıştı. 23:40'da başbakan işgali resmi olarak doğruladı. hava alanı güvenlik şefi albay elias ve bazı görevliler öncesinden işgalden haberdardı. onlar ve bürokrasinin diğer işbirlikçileri birer hain olarak tarihte hak ettikleri sıfatla anılmaktadır.

Gece saat 01:00'da parti merkez komitesi radyodan olayı kınayan, ancak silaha başvurulmamasını isteyen bir bildiri yayınladı. bildirinin daha ilk cümlesinde orta dalga vericisi kapatılarak yayın durduruldu (merkezi haberleşme idaresi müdürü karel hoffman da işbirlikçilerdendi). işgal radyosu doğu almanya üzerinden yayın yapmaya başladı. 03:00'da hükumet binaları işgal edildi ve başbakan oldřich cerník tutuklandı. 04:00'da komünist parti merkez komite binası sarıldı ve sonraki bir saat içinde işgal edildi. uçaklardan şehre işgal güçlerinin bildirisi dağıtıldı. bu bildiride işgalciler sosyalizme bağlı liderlerden gelen yardım ricasına karşılık verdiklerini iddia etmekteydiler.

04:30'da prag radyosu düzenli sabah yayınına yeniden başladı

bu aynı zamanda ülkedeki protesto ve eylemlerin de başlangıcıdır. radyo işgal güçlerine ve birkaç kez de sovyet askerlerince müdahaleye ve işgale uğramasına, tanklardan binaya açılan ateşe rağmen iki hafta boyunca bağımsız yayın yapmaya devam etti. binlerce kişi canlı kalkan olarak radyo binasının çevresini sardı. çatışma olmamasını ve barikat kurulmamasını istemesine rağmen, işgali kabul edilemez olarak duyurdu ve pasif direniş çağrısı yaptı. bu noktada partinin kararsızlığı etkili oldu. reformlara ve özgürlükçü gelişmelere rağmen bürokrasi kökenli yapısı değişmeyen partinin yönetici kadroları, en başından beri sorunun uluslararası kamuoyunun desteğiyle çözebileceği fikriyle ve can kaybını en aza indirmek amacıyla hareket ettiler. nitekim bu ana kadar kimse ölmemişti.



21 ağustos sabahı ilk barikatlar kuruldu küçük çatışma haberleri gelmeye başladı. yolların kapalı olması sebebiyle yiyecek sıkıntısı başladı. kısa sürede ayaklanma sivil itaatsızlık eylemleriyle tüm ülkeyi sardı. büyük askeri başarı, devasa bir siyasi başarısızlık tarafından takip edilmekteydi. sovyetlerin içeride yönetim kurdurmayı planladığı işbirlikçiler (ihanetin doğal bir sonucu olarak) halkın tepkisinden duydukları korkuyla çekingen davranmaya başladılar. ülkede hiçbir toplumsal örgüt işgalci güçlere meşru bir zemin sağlamaya yanaşmadı. partinin reform karşıtı muhafazakar kesimlerinin büyük bölümü bile işgale karşı cephe aldı ve temsilcileri eski yöneticileri tanıyacaklarını açıkladılar. bu noktada tüm doğu avrupa için büyük bir fırsat kaçırıldı. 60'ların başına kadar gelen baskı döneminde yarıdan çoğu tasfiye edilen parti halen tüm nüfusun %12'sini kapsamaktaydı. üyelerinin %90'ı reformcuların yanındaydı ve işgalle birlikte muhafazakarlar da onlara katılmıştı. tasfiye edilen bir milyon kişi tekrar partiyle yakınlaşmaya başlamıştı. halkın tamamı işgale karşı reformcuları desteklemekteydi. insanlar silahsız olarak tankların önüne sosyalizm diye imza attıkları pankartlarla çıkmaktaydı. duvarlarda sovyet işgalini ve ağlayan lenin'i tasvir eden posterler asılıydı. ve parti tüm bunlara rağmen silahlı bir direniş örgütlemeye ve ordunun kaynaklarını kullanmaya girişmedi. genel grev çağrısı dahi yapmadı.
Kaynak
Lol 

Kayıp İslam Tarihi Hakkında Tüm Bilgileri Barındıran Kitap


Tarih sahasında genel okuyucu kitlesine hitap eden, dolayısıyla ilmî yönü çok öne çıkmamakla birlikte kuru hamaset girdabında da boğulmayan, ele aldığı konuyu genel hatlarıyla ortaya koyan eserler, belli bir ihtiyacı karşılamaktadır. Zira ciltler dolduracak ayrıntılı malûmâta sahip eserleri okumak herkes için mümkün olmadığı gibi konu hakkında evvelden umumî bir fikir sahibi olmak, bu hacimli eserler dünyasına girebilmek için bir anahtar vazifesi de görebilmektedir. Birkaç ay öncesinde, İslâm tarihini bu minvalde ele alan bir kitap Türkçeye tercüme edildi.

Firas Alkhateeb tarafından İngilizce kaleme alınan Kayıp İslâm Tarihi adlı bu eser, aslında web tabanlı bir projenin ürünü… Alkhateeb’in kurduğu ve İslam tarihinin sosyal, siyasal, kültürel ve bilimsel mirasını tanıttığı, İslam alimlerinin eserlerinden örnekler, çizimler, bilimsel bilgiler gibi modern Batı insanı bir tarafa, Müslümanların dahi önemli ölçüde haberdar olmadığı verileri sunduğu lostislamichistory.com internet sitesinin büyük bir teveccüh görmesi üzerine bu birikimin bir kitapta toplanması fikri gelişti ve kitap da böylece ortaya çıkmış oldu.

Kitap, İslâm tarihini Cahiliye döneminden başlayıp 21. yüzyıla kadar bütüncül bir şekilde ele alıp değerlendirme hedefine yönelmiş bir çalışma… On bir bölümden oluşan kitapta siyasi gelişmelerin yanı sıra bilimsel faaliyetler ve önemli atılım ve kargaşa dönemlerine de yer verilmiş. Önce Cahiliye toplumu ele alınarak, Risalet ve ardından dört halife dönemi anlatılmış. Bundan sonra kronolojik bir anlatımla Emeviler, Abbasiler ve Moğol istîlâsı geliyor. Endülüs’e ayrı bir bölümün ayrıldığı kitapta Osmanlı devri, “Diriliş” adıyla yeniden toparlanma ve yükseliş olarak işlenmiş. Bundan sonra ise Müslüman medeniyetinin düşüşü ve bu düşüşün doğal bir sonucu olarak hayatımıza giren bazı teolojik sorunlara değinilerek, “tecdîd” hareketlerinden bahsedilmiş.

Açık ve anlaşılır bir üslupla kaleme alınan eserde elbette bu konulara dair teferruatlı malumat bulunmuyor ki kitabın böyle bir iddiası da yok. Kitabı okuduğunuzda, önünüzde İslâm medeniyetinin 1400 yıllık serencamıyla ilgili genel bir resim beliriyor. Dolayısıyla bu kitap, sonraki okumalar için yol gösteren bir başlangıç basamağı olarak görülebilir. Bununla birlikte, kitabın göze çarpan kimi kusurları da yok değil. Meselâ Müslüman ilim adamlarının temel vazifesinin adeta Antik Yunan’la Rönesans Avrupası arasında bir “köprü ve taşıyıcı” olarak değerlendirilmesi, başka birçok eserde de görülen, “övücü” olduğu zannedilen ve fakat esasında pejoratif mahiyeti hâiz bir anlayıştır.

Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Türk ve İslam tarihi ile ilgili kitap, film, tiyatro vb. eserleri takip eden Türk insanının İslâm tarihiyle alakalı genel ve özet bilgi ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte olan bu eser okunup ardından daha derin okumalar yapılabilir.
Kaynak 
Burs Haber

Anadolu'da Üçüncü Jeolojik Dönem


Bu zaman, Türkiye’nin yeryüzü şekillerinin oluşumu bakımından çok önemlidir. Çünkü Alp dağ oluşumu hareketleri bu devirde meydana gelmiştir. Tethys denizinin kuzeyindeki eski Avrupa kıtası (Fenno sarmatia) ve güneyindeki eski Afrika kıtası (Gond-wana) yeniden birbirlerine doğru hareket etmişlerdir. Böylece Alp orojenezi başlamıştır. Alp orojeneziyle Türkiye arazisi büyük bir şekil değişikliğine uğramıştır. Kuzeyde Kuzey Anadolu Dağları, güneyde ise Toros dağları oluşmuşlardır. Kuzey Anadolu Dağları ve Toros dağları, Alp dağlarından başlayarak Himalayalara kadar uzanan büyük bir kıvrım sisteminin (Alp – Himalaya sistemi) parçalarıdır. Üçüncü Zamanın sonlarına doğru bu sistemi oluşturan dağlar, hızla aşınmaya uğramıştır. Buralardan aşınan materyaller, Orta Anadolu’daki gölleri doldurmaya başlamıştır. Bu göllerde oluşan kalker, kil, marn, kum taşı gibi tortul tabakalar, İç Anadolu Bölgesi’nde geniş alanlar kaplar.

 Üçüncü Zamanın son bölümü olan Neojen’de İç Anadolu’daki çukur alanlar, sularla dolarak göl halini almıştır. Bu dönemde Anadolu’da sıcak ve yağışlı iklim koşulları egemen olmuştur. Buna bağlı olarak bu belgede gür bir orman örtüsü oluşmuştur. Bunun sonucu olarak bitkisel organik maddelerin göl diplerine çökelmesi ile çoğunluğu İç ve Batı Anadolu’da bulunan linyit yatakları oluşmuştur. Üçüncü Jeolojik Zamanın sonlarında Anadolu, bütünüyle yükselmeye başlamıştır. Buna karşılık Karadeniz ve Akdeniz çanakları da giderek çökmeye başlamış ve Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan Arabistan kalkanı kuzeye hareket ederek Doğu Anadolu arazisini kuzeye doğru sıkıştırmıştır. Bu sıkışma sırasında çok sayıda kırılmalar olmuştur. Böylece Kuzey Anadolu fay kuşağı oluşmuştur. Türkiye’nin aktif deprem kuşağı üzerinde bulunması da bunun sonucudur. Üçüncü Zaman, Türkiye’de volkanizmanın da yoğun olduğu dönemdir. Doğu ve İç Anadolu’daki volkan konilerinin çoğu, bu zamanda oluşmaya başlamıştır. Her iki bölgedeki yanardağlar, Alp orojenezi sırasında meydana gelen kırık hatları boyunca yer almıştır.

Bilimin Öncüleri Listesi

Bailimin öncüleri kimlerdir

Onlar, "Bilimsel Devrimler" yaparak dünya tarihine öyle damgalar vurdular ki batılı âlimler onların bilgileri ile meşhur olabildi. Bakalım siz onların kaçını tanıyorsunuz Aşağıdaki isimlerden kaç tanesini daha önce duydunuz, kaç tanesini hatırlıyorsunuz ve kaç tanesi hakkında yeterli bilgi sahibisiniz. İsterseniz bu isimleri araştıra bilirsiniz.

 Abbas Vesim Efendi, Abdurrahman el-Hâzinî, Abdurrahman es-Sûfî, Abdüllatif Bağdâdî, Ahmed Cevdet Paşa, Akşemseddîn Ali İbn Rıdvan, Ali Kuşçu, Battânî, Bîrûnî, Bitrûcî, Câbir İbn Eflâh, Câbir İbn Hayyârı, Câhız Cezerî, Çağmînî, Dâvud Ağa, 1 . Dâvûd-i Antâkî, Demîrî, Dîneverî, Ebû Kâmil Şucâ Ebû Ma'şer, Ebû'l-Vefâ Buzcânî, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Evliyâ Çelebi, Fârâbî, Fergânî, Fezârî, Fuzûlî, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Gıyâsaddîn Cemşîd el-Kâşî, Habeş el-Hâsib Hacı Paşa, Halifezâde Hârizmî, Hâzin, Hoca İshak Efendi Hucendî, Hüseyin Rıfkı Tâmanî, İbn Bâcce, İbn Firnas, İbn Haldûn, İbn Havkal, İbn Rüşd, İbn Sînâ, İbn Tufeyl, İbn Türk, İbn Vahşiyye, İbn Yûnus, İbnü'l-Avvâm, İbnü'l-Baytâr, İbnü'l-Bennâ, İbnü'l-Heysem, İbnü'n-Nefis, İbnü'ş-Şâtır, İdrisî, İhvân-ı Safâ, İsmail Gelenbevî, Kadızâde-i Rûmî Kalesâdî, Karâfî, Kâşgarlı Mahmud, Kâtib Çelebi, Kazvînî, Hamdullah Kazvînî, Zekeriya, Kehhâl, Kemâleddin el-Fârisî Kerecî, Kırımlı Aziz bey Kindî, Lagârî Hasan Çelebi, Mâşâallah, Matrakçı Nasuh, Mecrîtî Mecûsî, Mehmed Fatın, Gökmen, Mes'ûdî, Mimar Sinân, Mirim Çelebi, Molla Lütfi Musaoğulları, Mustafa Behçet Efendi, Nasîrüddin Tûsî, Nidâî, Ömer Hayyâm, Pîri Reis Râzî, Sâbit Ibn Kurre, Sabuncuoğlu Şerefeddîn, Salih Zeki, Şeydi Ali Reis, Seyyid Ali Paşa, Sinan Paşa, Taberî, Takiyyüddîn Uluğ Bey, Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Yâkût, Yusuf Hâs Hâcib, Zehrâvî, Zerkâlî Zühroğulları. Bütün bu isimler İslamiyet'in medarı iftiharı ve bugün, dünya üzerinde İslam Medeniyeti'nin üstünlüğünden söz edebilmemizi sağlayan bilim adamları.

 Biz sizlere bütün bu isimleri Yeditepe Üniversitesi öğretim üyesi Mehmet Bayraktar'ın İnkilab Yayınlarından çıkan İslam Bilim Adamları kitabından naklettik. Özellikle gençler için hazırlanmış olmasına rağmen, hemen her Müslümanın bilmesinde büyük yarar bulunan eserde, tüm bu isimlerin hayatı, eserleri, ilmi kişiliği ve bilime katkıları özlü şekilde yer alıyor ve renkli resimlere etikelenmiş genel kültür bilgileri eşliğinde sunuluyor.
Kaynak

İlk Eczane Müslümanlar Tarafından mı Kuruldu?

İlk kurulan eczaneler müslümanlar tarından kurulmuştur

Tıp alanında Müslüman Alimler, yunan ve Romalılardan çok daha ileride olup, tıbbi ilimlerin yegane kaynağı durumundadırlar. Hatta bir çok yabancı alim bizim kaynaklarımızı kullanmışlardır. Bütün gelişmelerin temeli yüzyıllar öncesinden beri, bu ilim adamlarımızın ortaya koyduğu bilgilere eklenerek bugünkü seviyesine ulaşmıştır.

İlk tıbbi ilaçların hazırlanıp vatandaşa reçete ile yazılarak sunulduğu Eczaneler İlk kez Müslümanlar tarafından kurulmuştur. İlk Resmî eczaneleri daha 708 yılında El-Mansûr’un halifeliği zamanında kurdular. 9. asırdan itibaren, askerî sağlık işlerine ait olanları da dâhil bütün eczaneler, resmî kontrole tabi bulunuyordu. Nasıl doktorların bir başı varsa, her şehirde yeni eczacıları imtihan eden ve onlara lisans veren, eczacıların da bir başı vardı. Bu eczaneler, bizzat sağlık zabıtası memurları tarafından muntazam şekilde denetimde bulunuluyordu.