Türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türk tarihinin paha biçilmez hazineler

Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş'ın açıklaması Türk tarihinin paha biçilmez hazineleri: Kümbet ve türbeler - Tarih boyunca Anadolu'nun en önemli yerleşim alanlarından Erzurum 'da Saltuklular, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu zamanında yapılan kümbet ve türbeler, ait oldukları döneme ait taş süsleme ve estetik anlayışının en değerli eserleri arasında yer alıyor - Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş: - "Nerede türbe görürseniz anlayın ki orada Türkler vardır. Kümbet ve türbeler geçmişe ışık tutmak açısından önemli yapılardır"ERZURUM (AA) - FAHRETTİN GÖK - Erzurum 'da Saltuklular, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde yapılan 20 civarında nadide kümbet ve türbe, Türk tarihinin paha biçilmez hazineleri arasında bulunuyor.Bölgeler arası ulaşım imkanlarının yanı sıra su kaynakları ve tahıl üretimi için müsait ovalarıyla Anadolu'nun en önemli yerleşim alanlarından Erzurum , önemli tarihi yapılarıyla dikkati çekiyor.Yörede hüküm süren Saltuklular, Anadolu Selçuklu Devleti, İlhanlılar ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde yapılan ve bugüne ulaşan en önemli eserlerin başında kümbet ve türbeler yer alıyor.Kentin farklı noktalarında yer alan Üç Kümbetler ile Habib Timurtaş Baba, Rabia Hanım, Cimcime Hatun, Karanlık ve Gümüşlü'nün de aralarında bulunduğu çok sayıda kümbet ve türbe, ait oldukları dönemin taş süsleme ve estetik anlayışının örneklerini barındırıyor.Yapımlarına 13'üncü yüzyılda başlanan bu tarihi yapılar arasında kentin sembollerinden kabul edilen, Yakutiye ilçesindeki Selçuklu eseri Çifte Minareli Medrese ve kümbeti ise Anadolu'nun önemli eserleri arasında yer alıyor.Kentteki tarihi yapılar, her yıl on binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret ediliyor.


Türk tarihi ve geleneklerinde önemli yer tutan kümbet ve türbeler, misafirlerini adeta geçmişten bugüne uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. - "Üç Kümbetler, kentin Türk dönemine ait ilk eserlerinden"Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Yurttaş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Erzurum 'da Türk dönemine ait ilk eserlerin Saltuklulara ait olduğunu, "Üç Kümbetler" şeklinde anılan mezar anıtlar topluluğunun bir bölümünün bu dönemde yapıldığını belirtti. Bu alandaki Emir Saltuk Türbesi'nin Anadolu türbe mimarisinin ilk ve nadide örneklerinden olduğunu anlatan Yurttaş, "Mezar anıtı mimarisi itibarıyla Emir Saltuk Türbesi gibi Anadolu'da başka bir yapı yok. Daha sonra Anadolu Selçuklu türbe mimarisi olarak değerlendirebileceğimiz bir mezar anıtı yapma geleneği oluşmuş." dedi. Karanlık ve Gümüşlü kümbet, Rabia Hanım, Cimcime Hatun türbelerinin İlhanlılar döneminde 14'üncü yüzyılda inşa edildiğini bildiren Yurttaş, ardından Osmanlı döneminde türbe mimarisinin ön plana çıktığını dile getirdi. - "Nerede Türbe görürseniz anlayın ki orada Türkler vardır"Kümbetlerin mezar anıtları olduğunu, türbelerin de şekil ve mimari itibarıyla yapım dönemlerine ait farklılıklar barındırdığını belirten Yurttaş, şunları kaydetti:"İslamiyet her ne kadar mezar üzerine yapı yapmayı hoş görmemişse de bir gelenek de var. Nerede türbe görürseniz anlayın ki orada Türkler vardır. Kümbet ve türbeler geçmişe ışık tutmak açısından önemli yapılardır. Türkiye'de vatandaşlar mezar anıtlarına son derece saygılı yaklaşır. Camiye belki zarar verebilir, medreseye zarar verebilir, bir başka yapıya zarar verebilir ama bir saygı veya belki korku ifadesi de olabilir, mezar anıtlarına pek fazla el değmemiştir. Türk halkı çok saygılıdır ve bu yapıları gezerken de büyük bir huşuyla gezer.
Kaynak

Atatürk Ve Cumhuriyet Detaylı Anlatım

Prof. Dr. İsmet Giritli
Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Eski Üyesi



29 Ekim, 29 Ekim 1923'te ilân edilen cumhuriyetimizin yıl dönümüdür. Millî Mücadele sırasında “Cumhuriyet” fikir ve ideal olarak yaşamış, Cumhuriyete yönelme bir amaç olmuştur. 23 Nisan 1920'de TBMM toplanmış, fakat Cumhuriyetin ilânı Millî Mücadele'nin tamamlanmasından sonraya kalmıştır. 29 Ekim 1923'te ilân edilen Cumhuriyet, kademe kademe içerik bakımından da demokratik nitelik kazanan gelişmeler göstermiştir.

“Cumhuriyet” kelimesi dilimize Arapça “halk”, “büyük kalabalık” kelimesinden gelmiştir. Bu kelimenin Fransızca karşılığı “La Republique”, İngilizce karşılığı “The Republic” olup, “kamuya ait şey”, “kamu malı” anlamına gelen Latince “Res Publica” kelimesinden türemiştir.


Kısaca Cumhuriyet halkın yönetimidir. Cumhuriyeti yaşatacak tek güç, politikacının ve yurttaşın siyasal ve ahlaki değerine dayanan “kamu yaran” düşüncesidir. Bu yönü ile cumhuriyet bir kişi ya da zümre yararına değil, kamu yararına dayanan ve kamu yararına göre yönetilmesi gereken devlet şeklidir. Eski Yunan şehirlerinde ve Orta Çağlar'daki “Venedik” ve “Ceneviz” Cumhuriyetlerinde yöneticileri, bir avuç ayrıcalıklı kimseler seçtiği halde, modern çağlarda seçim hakkı bütün vatandaşlara tanınmış, yani “Aristokratik Cumhuriyet”, “Demokratik Cumhuriyet”e dönüşmüştür. Günümüzde, Orta ve Güney Amerika'daki askerî ve cunta diktatörlükleri ile Marksist-Leninist teoriye dayanan Çin Halk Cumhuriyeti ise batılı ve modern anlamda demokratik cumhuriyetlerin özelliklerini taşımazlar. Çünkü çağdaş cumhuriyet bir sınıfın ya da zümrenin değil, Türkiye Cumhuriyeti gibi halkın egemenliğine dayanan “Demokratik Cumhuriyet”tir.

Osmanlı düşünürlerinin, Osmanlı Devletinin batmaktan kurtarılması amacını güden fikirlerinde esas hedef Cumhuriyet değil, “Meşrutî Monarşi” olmuş, Fransız İnkılâbı'nın fikrî ürünü olan ve “istibdat ve baskıya karşı insan kişiliğine değer veren Cumhuriyet” ancak Osmanlı Devletinin yıkılışı ile birlikte aranılan rejim olmuştur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Cumhuriyet fikrinin Mustafa Kemal tarafından ilk defa kuvvetle ortaya atılmasında Fransız İnkılâbı'nın etkisi olduğunu söylemekte, Münir Hayri Egeli, daha 1906'da Atatürk'ün en beğendiği devlet şekli olarak Cumhuriyeti dile getirdiğini yazarken, Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal'in henüz Erzurum Kongresi açılmadan, zamanı gelince hükümetin şeklinin Cumhuriyet olacağını kendisine söylediğini “Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber” eserinde anlatmaktadır. Sivas Kongresi'nden sonra İngiliz Amirali de Robeck, Lord Curzon'a gönderdiği raporda, Türkiye'deki gelişmelerin bir Cumhuriyet'e doğru yöneldiğini yazmakta, İngiltere'nin 14-21 Kasım 1919 tarihli İstanbul'daki istihbarat teşkilâtının haftalık raporunda, kararları beğenmezse, Anadolu'daki Milliyetçilerin Cumhuriyet ilân edeceği bildirilmektedir.


Bilindiği gibi 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi, Misak-ı Millî'yi ilân edip, 16 Mart 1920'de işgal kuvvetlerinin tehdidi sonucu dağıtılınca, Mustafa Kemal 23 Nisan 1920'de Ankara'da olağanüstü yetkilerle Millet Meclisi toplayarak, 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa'da millî egemenlik prensibi ilk defa açıkça ilân edilmiş, bu ise Prof. Ali Fuat Başgil'in deyimi ile reisicumhursuz bir Cumhuriyetin kurulması anlamına gelmiştir. Lozan'da Türk milletini, Millî Mücadele'yi yapan TBMM hükümetini temsil etmesi için Meclis, 1 Kasım 1922'de saltanatı kaldırmış, 11 Ağustos 1923'te toplanan İkinci Meclis 24 Temmuz 1923'te imzalanmış olan Lozan Barış Antlaşması'nı tasdik etmiş, 13 Ekim 1923'te Ankara'yı başkent ilân etmiştir.

Mustafa Kemal'in 22 Eylül 1923'te, “Wiener Neue Freie Presse” muhabirine verdiği demeçte, ilk defa “Cumhuriyet” kelimesini ortaya atmasının ülke içinde ve dışında büyük yankısı olmuştur. 28 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal arkadaşlarına “Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz.” diyerek, 20 Ocak 1921 Anayasası'nı bu yönde değiştiren taslağı hükümet bunalımına çare bulamayan Halk Fırkası'na sunar. Fırka'nın aldığı karan da 29 Ekim akşamı TBMM'ye sunmuş, tasarı oybirliği ve “Yaşasın Cumhuriyet” sesleri ile kabul edilirken, Mustafa Kemal 158 üyenin oybirliği ile Cumhurbaşkanlığı'na seçilmiştir. Görülüyor ki Cumhuriyetin ilânı, tarihî gelişmenin ve millî egemenlik ilkesinin uygulanışının sonucu olmuş ve kademe kademe bütün vatandaşların yararlandığı ve katıldığı demokratik siyasî rejime dönüşmüştür.

Atatürk İnkılâpları'nın en büyüğü; millî egemenliğe dayalı, tam bağımsız, millî, çağdaş ve lâik Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmasıdır. Bu nedenle Amerikalı meslektaşımız Prof. Dankward A. Rustow, bir makalesine “Atatürk as Founder of State- Devlet Kurucusu Olarak Atatürk” başlığını koymuştur. Hiç şüphe yok ki T.C sömürgecilikten kurtulmuş bazı Asya ve Afrika toplumlarında olduğu gibi yoktan var edilen tarihsiz ve köksüz bir devlet değildir. Çünkü Türk milletinin gerilere uzanan köklü bir devlet geleneği olduğu gibi, yıkıntıları üzerinde TC'nin kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu 600 yıllık tarihinde çok yüksek askerî ve siyasî düzeye ulaşmış, çağının en güçlü devletleri arasında yer almıştır.

Ancak T.C.'nin doğuşunda bu zengin mirası görmezlikten gelmek ne kadar yanlışsa, yeni devletini Osmanlı İmparatorluğu'nun bir devamı sanmak o kadar yanlıştır-. Kısaca; Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişte, değişim unsurları ile süreklilik unsurları bir arada bulunmaktadır. Gerçekten Türkiye Cumhuriyeti'nin yapısında ülke ve insan topluluğu unsuru bakımından değişiklikler olmuş ve çok milletli imparatorluktan millî devlete geçilmiştir. Başka bir deyimle imparatorluk, bazen Osmanlılık bazen İslâmlık bağlarından yardım ummuş ve fakat bunu başaramamış çok milletli bir devlet oluşuna karşılık, T.C. insan unsuru Türk milletine dayanan tam anlamı ile yeni bir devlettir.

29 Ekim 1923 tarihi; yarı-bağımsız Osmanlı İmparatorluğu'ndan tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişi ifade eder. Çünkü Avrupa siyasî çevrelerinde Osmanlı İmparatorluğu'nun son yüzyıllarda “hasta-adam” olarak anıldığını ve “doğu sorunu” adı altında mirasının nasıl paylaşılacağının açıkça konuşulduğunu biliyoruz. Atatürk'ün İzmir İktisat Kongresi'ni açış konuşmasında dediği gibi, “Bir devlet ki kendi tebaasına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz, gümrük resimlerini düzenlemekte yasaklanmış ve yabancılar üzerinde yargı hakkını uygulamaktan yoksun ise, böyle bir devlete bağımsız denilemez”. Bu nedenle Atatürk'ün ısrarla vurguladığı iki ilkeden biri, tam bağımsızlık diğeri ise; millî egemenliktir.

Evet, saltanatın yerine cumhuriyete geçiş kişisel egemenlikten millî egemenliğe geçiştir. Esasen TBMM saltanatın kaldırılışından önce, 20 Ocak 1921 Anayasası ile, millî egemenlik ilkesini açıkça ilân etmiştir. Çünkü çağdaş toplum ve devlete yakışan yönetim ancak millî egemenliğe dayalı yönetim olabilir. Mustafa Kemal saltanatın kaldırılması görüşmelerinde şunları söyler: “Cihan tarihinde, bir Cengiz, bir Selçuk, bir Osman devleti tesis eden Türk milleti, bu defa doğrudan doğruya, kendi nam ve sıfatında bir devlet kurmuştur. Millî mukadderatını eline alarak, millî saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, milletçe seçilmiş vekillerden meydana gelen mecliste temsil etmiştir. Kısaca yeni Türk devleti “eşhas devleti” değil, “halk devleti”dir. Millî egemenlik bütün kişisel yönetimlere karşıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nde tacidar yoktur, diktatör yoktur ve olmayacaktır. Devletin başında tek bir kuvvet vardır o da millî egemenliktir”.
Kaynak

İslam Öncesi Ve Sonrası Türk Dil Edebiyatı


Türk dil ve edebiyatı, Ural-Altay dil ailesinin Altay dönemine aittir. Tarih boyunca, Türkler kendi dillerini de alarak geniş bir coğrafi alana yayılmışlardır. Türkçe konuşan insanlar bugünün Moğolistan'ından Karadeniz'in kuzey kıyılarına, Balkanlar'a, Doğu Avrupa'ya, Anadolu'ya, Irak'a ve kuzey Afrika'nın geniş bir bölgesine uzanan geniş bir alanda yaşadılar. İlgili mesafeler nedeniyle, çeşitli lehçeler ve aksanlar ortaya çıkmıştır. Dilin tarihi üç ana gruba ayrılır: eski Türkçe (7. ile 13. yüzyıllar arası), Orta-Türk (13. ile 20. yüzyıllar arasında) ve 20. yüzyıldan itibaren yeni Türkçe. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arapça ve Farsça kelimeler Türkçeyi istila etti ve sonuç olarak üç farklı dille karıştırıldı.

Hemen ardından “yeni dil” hareketi vardı. 1928'de Cumhuriyetin ilanından beş yıl sonra, Arap alfabesi Latin alfabesiyle değiştirildi, bu da yabancı kelimelerin dilinden kurtulma hareketini hızlandırdı. Türk Dil Enstitüsü, dil bilimsel araştırma yapmak ve dilin doğal gelişimine katkıda bulunmak amacıyla 1932 yılında kurulmuştur. Bu çabaların sonucu olarak, modern Türkçe, doğal olarak gelişen ve yabancı etkilerden arınmış, edebi ve kültürel bir dildir. Türk Edebiyatı tarihi, Türk medeniyetinin tarihini aşağıdaki gibi yansıtarak üç döneme ayrılabilir: İslam'ın kabul edilmesine kadar geçen süre, İslam dönemi ve batı etkisi altındaki dönem.

İslam Öncesi Türk Dil Edebiyatı

Türk edebiyatı, Türk milletinin ortak ürünü idi ve çoğunlukla sözeldi. Türk yazılarının bilinen en eski örnekleri, 7. yüzyılın sonları ve 8. yüzyılın başlarından itibaren bulunmuştur. 720'de Tonyukuk'a, 732'ye Kültigin'e ve 735'e Bilge Kağan'a yazılan Orhun anıtsal yazıları, Türk edebiyatının konusu ve mükemmel tarzıyla başyapıtlarıdır. Bu dönemlerden kalma Türk destanları Yaratılış, Saka, Oğuz-Kağan, Göktürk, Uygur ve Manas'dır. 14. yüzyılda yazılı olarak yazılmış "Dede Korkut Kitabı", bu destansı dönemin anısını güzel bir dilde koruyan son derece değerli bir eserdir.

İslam Sonrası Türk Dil Edebiyatı

1071’de Malazgirt zaferinin ardından Türk’ün Anadolu’ya göçlerini takiben, Anadolu’da çeşitli Beylik’lerin kurulması ve sonunda Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulması, Türk edebiyatının iki ayrı hat boyunca “divan” ile gelişmesi için bir sahne hazırladı. Arapça ve Farsça dillerinden ilham alan klasik edebiyat ve Türk halk edebiyatı, Orta Asya geleneklerinde hala köklü bir şekilde kalmaktadır. Divan şairlerinin bağımsız felsefeleri yoktu, aynı fikirleri farklı şekillerde ifade etmekten memnundular. Şairin görkemi, sanatçılığından özgün ve güzel ifade biçimleri bulmaktan geldi. Divan şairlerinin en ünlüsü Baki, Fuzuli, Nedim ve Nef'i olmuştur. 

Başlangıçta iki yabancı edebiyat geleneğine (Arap ve Farsça) dayanan edebiyat, zaman zaman sadece taklit ediciyi bıraktı ve Osmanlı ulusal özelliklerini ele aldı. Bir dereceye kadar günümüze kadar ulaşmış olan Türk halk edebiyatı, İslam'ın etkisini ve İslam'ın kabul edilmesinden sonra Orta Asya'nın geleneksel edebiyatının yeni yaşam tarzını ve biçimini yansıtıyor. Türk halk edebiyatı, anıtsal şiir şiirleri ve Tekke (mistik dini eserler) edebiyatından oluşuyordu. 13. yüzyılın ikinci yarısında ve 14. yüzyılın başlarında yaşayan Yunus Emre, divan şiirinin yanı sıra her üç halk edebiyatı alanında da şair ve tasavvuf (mistik filozof) uzmanı yapan bir dönemdi. Şiirsel edebiyatın önemli isimleri Karacaoğlan, Atik Ömer, Erzurumlu Emrah ve Kayserili Seyrani'dir.

Kaynak: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı

Truva Tarihi

tarihi truva kenti

Homer'in epik şiirinde anlattığı Truva Savaşı bölgesi olarak bilinen antik kenti İlyada , 1998 yılında Dünya Mirası Listesi'nde yazılıydı. M.Ö. 4. yüzyıla kadar uzanıyor. Çanakkale ili sınırları içinde eski İda Dağı. Dünyanın en ünlü arkeolojik alanlarından biridir.

Truva, ilk olarak Homer'in epik şiirinde , Troya Savaşı'nın antik bölgesi olarak tanımlandığı İlyada anılmıştır . Trojan Efsanesi'ne göre, deniz tanrıçası Tethys ve Atlantik Denizi'nin titanı Oceanus'un Electra adında bir kızı vardı. Electra, Zeus'un karısı olacak ve Dardanus'u doğuracaktı. Dardanus'un oğlu Tros, Truad adında bir şehri, oğlu Ilus ise Truva şehrini bulacaktı. Truva Savaşı'na yol açan rezil güzellik yarışmasının alanı İda Dağı'na yakındı. Yarışmanın üç güzeli Hera, Athena ve Afrodit idi ve Paris yargıçtı. Paris, Afrodit'i seçti, Afrodit, Paris'e Sparta kralının karısı Helen'e sevgisini vaat etti. Paris, Helen'i kaçırdı ve savaşı kışkırtarak onu Truva'ya götürdü.



Truva 9 arkeolojik katmana sahip olduğu bilinmektedir ve bugüne kadar çeşitli kurumlarda ev temelleri, tiyatrolar, hamam evleri, bir kanalizasyon sistemi ve çeşitli eserler bulunmuştur. Truva'daki kazılara göre, şehir tarihinde birçok kez kuruldu ve yıkıldı. Sonuç olarak, 1-9 ile işaretlenmiş yerleşim katmanları aynı anda enine kesitlerde görülebilir. Truva atları, Herakleid hanedanının Sardis sattıklarının yerini aldı ve Lidya Kralı Candaules'ın saltanatına kadar (M.Ö. 735-718) 505 yıl boyunca Anadolu'yu yönetti. Arkeolog Schliemann'ın 1871'de başlayan kazılarında, 9 antik kent ve 42 konut kalıntısı ortaya çıkarılmış ve bu kazılarda Truva'nın hazinesi de bulunmuştur.

Assos Tarihi

Assos ve behramkale tarihi

Assos veya Behramkale, Türkiye'nin Çanakkale ilinin Ayvacık ilçesinde bulunan küçük fakat zengin bir kasabadır. Assos'un ilk Tunç Çağı'nda oturduğunu gösteren bazı kanıtlar vardır. Antik kaynaklara göre, Assos 7'de Midilli Adası Methymians tarafından kurulmuştur.

Klasik dönemde Assos Lidya ve Fars kontrolü altındaydı. MÖ 300 yılında Eubolos ve daha sonra onun kölesi Hermeias tarafından yönetildi. Platon'un öğrencisi olan Hermeias, Aristoteles'i ve Atina'dan Aristoteles, Xenokrates, Erastus, Coriscus ve Theophrastus gibi diğer filozofları davet etti; MÖ 347'de Assos'ta bir akademi kurdu. Aristo, Hermeias'ın yeğeni Phthias ile evlendi ve Assos'ta üç yıl yaşadı. Bu kısa sürede, Aristoteles bir Mantıksal Düşünce Okulu açtı.

Assos'un altın çağı Perslerin gelişiyle aniden sona erdi. Şehir, M.Ö. 334'te Makedon Kralı Büyük İskender tarafından ele geçirildi ve kenti M.Ö. 241-133'te Pergamon yönetimi altına aldı. Bergama kontrolünü kaybettikten sonra, şehir Roma İmparatorluğu'na girdi. Assos daha sonra MS 395'te başlayarak Bizans tarafından yönetildi. Şehir 14 yılı başında bir Osmanlı kenti olmuş inci yüzyılda.



Bölgenin kültürel zenginliği, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra korunmaya başlamıştır. Romalılar kalıntıları geride bırakırken, en önemli arkeolojik sit alanları Helenistik dönemden önce inşa edildi. Arkaik Dönem'de inşa edilen Athena MÖ (M.Ö 540-530), çift şehir surları tarafından savunulan Assos akropolünün tepesinde görülebilir. Bu tapınak, Anadolu'daki Dor düzenindeki tek örnektir. Kısa kenarlarda 6, dışarıda binayı tek sıra halinde çevreleyen uzun kenarlarda 13 sütun vardır. Tiyatro kalıntıları Akropolis'te de görülebilir.
Tem Elektromekanik

Sümerler Ve Türklük


Sümerler M.Ö 3500 - 2000 yılları arasında Mezopotamya'da yaşamış bir topluluktur. Sümerler medeniyetin kurucuları olarak da bilinir.Sanata ve ilime çok önem vermişlerdir ve en önemli olarak yazıyı icat etmişlerdir. Sümerleri birçok ırk sahiplenmeye çalışır ve soylarının oraya dayandığını söylerler. Peki ya Sümerler Türk müdür ? Yoksa bizde Sümerleri sahiplenmeye çalışan ırklardan birisi miyiz ?

Bildiğiniz üzere Atatürk Türk tarihine çok önem vermiştir ve onun önderliğinde yapılan Türk tarih tezi çalışmalarında Sümerlerin bizle kan akrabalığı olduğu ortaya çıkmıştır.

Ek olarak zaten Sümerlerle dil akrabalığına olabileceğini düşündüğüm ve bazı benzeyen kelimelere inceleyelim.


  • Gadun - Hatun
  • Ginç - Genç
  • Anu - Ana
  • Rakibu - Rakip
  • Batu - Batı ( Batu adıda burdan gelmektedir zaten )
  • Karra - Kara


300 Saniyede Türk Tarihine Yolculuk



Bu kez sadece 300 saniye içerisinde Türk Tarihi hakkında en çok merak edilenleri sizler için derleyerek zamanda yolculuk yapacağız. Türk tarihi, o kadar geniş bir döneme hükmediyor ki tarihçiler bile kilitlenip kalıyor. Türk tarihinin 10.000 yıl kadar olduğu da ileri sürülmektedir.

Aslında Türk tarihi demek dünya tarihi demiş oluruz. "Türk Tarihi" Tarih biliminin en derin, en yoksun, en politik tarihi olma özelliğini taşır. Bilinenin çok aksine birkaç yüzyıldan ibaret düşünülen Türk Tarihi, gün yüzüne çıkan araştırmalarla artık Dünya Tarihi'nin yeniden yazılmasını zorunlu hale getirmiştir ve yeniden çalışmalar başlatılmasına neden olmuştur. 

Bilimin Öncüleri Listesi

Bailimin öncüleri kimlerdir

Onlar, "Bilimsel Devrimler" yaparak dünya tarihine öyle damgalar vurdular ki batılı âlimler onların bilgileri ile meşhur olabildi. Bakalım siz onların kaçını tanıyorsunuz Aşağıdaki isimlerden kaç tanesini daha önce duydunuz, kaç tanesini hatırlıyorsunuz ve kaç tanesi hakkında yeterli bilgi sahibisiniz. İsterseniz bu isimleri araştıra bilirsiniz.

 Abbas Vesim Efendi, Abdurrahman el-Hâzinî, Abdurrahman es-Sûfî, Abdüllatif Bağdâdî, Ahmed Cevdet Paşa, Akşemseddîn Ali İbn Rıdvan, Ali Kuşçu, Battânî, Bîrûnî, Bitrûcî, Câbir İbn Eflâh, Câbir İbn Hayyârı, Câhız Cezerî, Çağmînî, Dâvud Ağa, 1 . Dâvûd-i Antâkî, Demîrî, Dîneverî, Ebû Kâmil Şucâ Ebû Ma'şer, Ebû'l-Vefâ Buzcânî, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Evliyâ Çelebi, Fârâbî, Fergânî, Fezârî, Fuzûlî, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Gıyâsaddîn Cemşîd el-Kâşî, Habeş el-Hâsib Hacı Paşa, Halifezâde Hârizmî, Hâzin, Hoca İshak Efendi Hucendî, Hüseyin Rıfkı Tâmanî, İbn Bâcce, İbn Firnas, İbn Haldûn, İbn Havkal, İbn Rüşd, İbn Sînâ, İbn Tufeyl, İbn Türk, İbn Vahşiyye, İbn Yûnus, İbnü'l-Avvâm, İbnü'l-Baytâr, İbnü'l-Bennâ, İbnü'l-Heysem, İbnü'n-Nefis, İbnü'ş-Şâtır, İdrisî, İhvân-ı Safâ, İsmail Gelenbevî, Kadızâde-i Rûmî Kalesâdî, Karâfî, Kâşgarlı Mahmud, Kâtib Çelebi, Kazvînî, Hamdullah Kazvînî, Zekeriya, Kehhâl, Kemâleddin el-Fârisî Kerecî, Kırımlı Aziz bey Kindî, Lagârî Hasan Çelebi, Mâşâallah, Matrakçı Nasuh, Mecrîtî Mecûsî, Mehmed Fatın, Gökmen, Mes'ûdî, Mimar Sinân, Mirim Çelebi, Molla Lütfi Musaoğulları, Mustafa Behçet Efendi, Nasîrüddin Tûsî, Nidâî, Ömer Hayyâm, Pîri Reis Râzî, Sâbit Ibn Kurre, Sabuncuoğlu Şerefeddîn, Salih Zeki, Şeydi Ali Reis, Seyyid Ali Paşa, Sinan Paşa, Taberî, Takiyyüddîn Uluğ Bey, Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Yâkût, Yusuf Hâs Hâcib, Zehrâvî, Zerkâlî Zühroğulları. Bütün bu isimler İslamiyet'in medarı iftiharı ve bugün, dünya üzerinde İslam Medeniyeti'nin üstünlüğünden söz edebilmemizi sağlayan bilim adamları.

 Biz sizlere bütün bu isimleri Yeditepe Üniversitesi öğretim üyesi Mehmet Bayraktar'ın İnkilab Yayınlarından çıkan İslam Bilim Adamları kitabından naklettik. Özellikle gençler için hazırlanmış olmasına rağmen, hemen her Müslümanın bilmesinde büyük yarar bulunan eserde, tüm bu isimlerin hayatı, eserleri, ilmi kişiliği ve bilime katkıları özlü şekilde yer alıyor ve renkli resimlere etikelenmiş genel kültür bilgileri eşliğinde sunuluyor.
Kaynak

Paris Barış Konferansının Toplanması


Birinci dünya savaşı bitmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesidir. 18 Ocak 1919 yılında Paris'te yapılan konferans ile anlaşmaya varıldı. Konferansın en önemli özelliği ittifak devletleri dahil olmak üzere 32 devletin de katılmasıydı. Katılım gösteren devletler 3 gruba ayrıldılar; Müttefik, kısmen müttefik ve orta devletler olarak isimlendirildiler. Bunların içerisinden 5 devlet tam yetkiye sahipti. Amerika birleşik devletleri, Fransa, İngiltere, İtalya ve Japonya gibi ülkelerin dış işleri bakanlığı en yetkili konsey üyeleriydi.

Paris barış konferansı 18 ocak 1919 yılında yeni Alman imparatorluğu'nun kurulduğu yıl dönümüne denk geldi. Onlarda ise konseye hakim olan ülkeler ise İngiltere ve Fransa oldu. Fransa, Almanya'nın her koşulda etkisiz halde olmasını amaçlayan öneri sunmuştur. İngiltere ise Almanların donanmasını ortadan kaldırmayı hedefliyordu . Paris barış anlaşmasının sonuçlarını en merak edenler ise Osmanlı devleti bünyesinde yaşayan Rumlar olmuştur.

Altay Mitolojisinde Türklerin Atası Oğuz Han


Oğuz Han Mitolojide ilk Türk Devleti’nin kurucusu olarak kabul edilir. Bütün hayatı boyunca Gökbörü (Börteçine) kendisine kılavuzluk etmiştir. Hayatı, daha doğumundan başlayarak olağanüstü olaylarla doludur. Yüzünün rengi maviye çalar. al (kızıl) renklidir. Ağzı ateş gibidir. Çok çabuk büyümüştür. Doğar doğmaz yemek yemiştir. Bir kez süt emip sonra çiğ et yemiştir. Gücü simgeleyen boynuzlu bir tacı vardır. Babası Kara Han’ı öldürür. Ormanda tek boynuzlu bir yaratıkla vuruşarak onu yenip öldürür. Gergedan olduğu söylenen bu canlı muhtemelen aslında bir şeytandır. Pek çok boya adlarını o verir (Uygur, Kanglı, Kıpçak, Kalaç, Karluk). İki eşinden toplam altı tane oğlu olmuş ve bunların çocuklarından da Oğuz boyları meydana gelmiştir. Avlanırken, bir ortasında yer alan bir ada bulur. Bu adanın ortasındaki bir ağacın kovuğunda ışıklar saçan çok güzel bir kız oturmaktadır (Yarsub “Yer-Su” bu kızla sembolize edilir). Saçları akarsular gibi mavidir ve dişleri inci gibidir.

Onunla evlenir ve üç oğlu olur. Aradan yıllar geçer, bir gün gökten güçlü mavi bir ışık düşer ve ortasında güzel bir kız bulur (Gök-Kal “Gök-Hava” da bu kızla sembolize edilmiştir). İnanılmaz güzellikte olan bu kızın başında kutup yıldızı gibi ateşten bir ışık demeti vardır. Bu kızla da evlenir ve üç çocuğu olur. Rüyasında gördüğü Gümüş Ok’u bulup getiren ilk üç oğluna bölerek paylaştırır. Aynı şekilde rüyasında gördüğü Altın Yay’ı da ikinci karısından olan çocuklarına paylaştırır. Tarihçi Rüstem Paşa’ya göre Kuran'da adı geçen Zülkarneyn adlı kutlu kişi Oğuz Han’dır. Çünkü çiftboynuzlu tacı ile tanınmıştır. Lak (Ilak), Rak (Irak), Zak (Izak) gibi efsanevi ülkelerin kağanlarını yenerek buraları fetheder.

Atatürk Geometri Kitabı


Atatürk tarafından ilk defa Türkçe geometri terimleri kullanılarak 1936 yılının sonunda yazılmış olan 44 sayfalık kitap. Agop Dilaçar kitabın 1971 baskısına yazdığı önsözde, kitabın yazılış hikâyesini anlatır. 1936 yılının sonbaharında Atatürk, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman ve Agop Dilaçar'ı Beyoğlu'ndaki Haşet Kitabevine gönderir ve Fransızca geometri kitapları aldırır. Kitaplar gelince uzmanlarla beraber gözden geçirmiş ve geometri kitabının ilk çalışmalarına başlamıştır. Kış ayları boyunca Dolmabahçe Sarayı'nda bu kitap üzerine çalışan Atatürk'ün hazırladığı kitap Kültür Bakanlığı tarafından 1937 yılında yayımlanmıştır.

Atatürk, kitabında Arapça ve Farsça kökenli bazı geometri terimlerine; boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, çokgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe gibi günümüzde hâlâ kullanmayı sürdürdüğümüz Türkçe karşılıklar bulmuştur. Kitabın yazarının Atatürk olduğu kitapta belirtilmemiş; kapağında sadece "Geometri öğretenlerle, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığı’nca neşredilmiştir" şeklinde bir not düşülmüştür. Osmanlı döneminde üçgene müselles, alana Mesaha-i sathiye, dik açıya zaviye-i kaime, yüksekliğe kaide irtifaı deniliyordu. Üçgenin alanını için "Üçgenin alanı taban uzunluğu ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir" tanımı yerine, "Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesinin irtifaına hâsıl-ı zarbinin nısfına müsavidir" tanımı kullanılıyordu.

Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti


Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Mondros Mütarekesi'nden sonra Anadolu'nun ve Rumeli'nin çeşitli şehirlerinde, işgallere karşı kurulan milli cemiyetlerin 7 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi'nde birleştirilmesinden sonra oluşan yeni cemiyete verilen isimdir. Kurucusu, ilk ve tek Umumî Reisi Mustafa Kemal Paşa'dır. 13 Ekim 1919 tarihinde Müdafaa-i Hukuk Teşkilâtına Dair Nizamname hazırlandı ve bu nizamname tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderildi. Buna nizamnameye göre Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, vatanın maruz kaldığı olaylar ile ve tamamen aynı maksatla millî vicdandan doğmuş olup her türlü fırka cereyanının dışındadır.

 Cemiyetin amacı, Osmanlı vatanının bütünlüğünü, Saltanat ve Hilâfetin makamı ile Millî bağımsızlığın korunmasında Kuva-yı Milliye'yi etkin ve İrade-i Milliye'yi hâkim kılmaktır. Bütün İslâm vatandaşları cemiyetin doğal üyesidirler. Örgütlenme, köy ve mahallelerden başlayarak nahiye, kaza, liva, vilâyet, müstakil liva taksimatına bağlı olacaktır. Müdafaa-i Hukuk hareketi, İstanbul hükümetince İttihatçılıkla, Bolşeviklikle, Saltanata ve Hilâfete isyankârlıkla, Cumhuriyetçilikle, Asilikle suçlandı. Sivas Kongresi'nde Fırkacılıkla ilgili uzun tartışmalardan sonra, Meclis-i Millî toplanıncaya kadar geleneksel İttihatçı yörüngesinde gelişen siyasetten uzak durularak, halkın birliğini bütünlüğünü sağlamanın zorunluluğu benimsendi ve 5 Eylül 1919 tarihinde İttihat ve Terakki Cemiyetini yeniden canlandırmaya çalışmayacaklarına, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin siyasî amaçlarına hizmetçi olmayacaklarına ilişkin yemin metni hazırlandı. Heyet-i Temsiliye Anadolu'da geçici hükümet rolünü oynadı.

Çünkü, Heyet-i Temsiliye ulusal örgütlerin amaç ve ilkelerini eldeki araçlarla yurdun her tarafına yayıyor halka açıklıyor, örgüte güç kazandırmaya çalışıyor, mevcut ulusal örgütlerin varlığını ve devamlılığını sağlamak için çaba gösteriyor, bu örgütleri bir noktada birleştirmeye, bunlar arasında uyumlu bir bağ kurmaya özen gösteriyordu. Cemiyet bir yandan ulusal eylemi halka indirici çalışmalar yaparken öbür yandan da Müdafaa-i Hukuk karşıtı olan Damat Ferit Paşa hükümetine karşı yoğun bir eyleme girişti ve bu hükümetin yıkılmasını sağladı. 21 Mart 1921 tarihinde tüm vilâyet ve mutasarrıflıklara gönderilen bir genelgede ARMHC'nin ülke ve millete yönelik görevlerini daha iyi yapabilmek için bu örgütlerin Meclis Başkanlığı ile daha iyi ve düzenli ilişki kurmaları istendi ve MH Merkez Heyetini oluşturan kişilerin ad ve şöhretlerinin Meclis Başkanlığına bildirilmesi belirtildi.

Büyük Hun İmparatorluğu

 Hun İmparatorluğu ve çin

Orta Asya Türk göçleri sırasında göçe katılmayıp Orta Asya’da kalarak Orta Asya’nın doğusunda, Orhun ve Selenga ırmakları çevresinde toplanan ve Hun adı verilen bu Türkler, Çin’in kuzeyine doğru yayılmışlardı. Çinlilerin Hiung-Nu (fiiyung-Nu) dedikleri Hunlar tarafından Orta Asya’da ilk Türk hâkimiyeti gerçekleştirilmiştir. İnsan, halk anlamına gelen Hun adını taşıyan bu Türklerin, Orta Asya’da Büyük Hun, Orta Avrupa’da Avrupa Hunları, Kuzey Hindistan’da da Ak Hunlar adıyla üç ayrı yer ve zamanda siyasi devletler meydana getirdikleri görülmektedir.

Tarihte bilinen ilk büyük Türk devleti Büyük Hun İmparatorluğu’dur. MÖ 7. yüzyılda yapılan Türk göçlerine katılmayan Türk topluluklarınca kurulan Büyük Hun İmparatorluğu, ilk dönemlerde Orhun ve Selenga ırmakları ile Ötüken ve Ordos bölgesinde yaşamışlardır. Büyük Hun İmparatorluğu hakkında ilk bilgiler, MÖ 318 yılına ait Çin ile yapılan ve Çince yazılmış bir antlaşma metnidir. Nitekim Hun Türklerinin akınlarından korunabilmek amacıyla Çin Seddi’nin 3. yüzyılın sonlarında tamamlandığı bilinmektedir. Bu antlaşma ayrıca, Orta Asya tarihinde bilinen ilk yazılı antlaşmadır. İmparator Shih-Huang-ti (MÖ 247-210) Hun akınlarını durdurmak amacıyla, kuzey sınırında inşa edilmiş olan kale ve kuleleri bir duvarla birleştirerek ünlü Çin Seddi’ni meydana getirmiştir (MÖ 214).

1) Teoman Dönemi (MÖ 220-209)


Hunların bilinen ilk hükümdarı olan Teoman’dan, Çin kaynakları Tuman olarak bahseder. Şanyü veya Tanhu unvanları ile de anılan Teoman, birbirinden ayrı yaşayan Türk boylarını birleştirerek tarihte ilk Türk birliğini sağlamıştır. 11 yıl hükümdarlık yapan Teoman Şanyü dönemindeki Türklerin askerî üstünlüklerinde, süvarilerin önemli bir yeri vardır. Çin’e karşı yapılan akınlarda önemli topraklar kazanan Türk süvarileri, Çinlileri zor durumda bırakmakla kalmamış, onları ünlü Çin Seddi bile durduramamıştır.

Teoman’ın en büyük oğlu ve veliahdı Mete idi. Fakat Teoman’ın başka bir eşinden bir oğlu daha vardı. Mete’nin üvey annesi onun yerine tahta kendi oğlunun geçmesini istediğinden Teoman’ı oğlu Mete’ye karşı kışkırtmıştı. Teoman, Yüeçilerin kuvvetli olduğu bu dönemde karısının da etkisinde kalarak Mete’yi Yüeçilere rehin olarak verdi. Ardından da Yüeçilere savaş açtı.

O tarihlerde Hunların en güçlü komşuları Tung-hular (Moğol-Tunguz kabilelerinin oluşturduğu birlik) ile Yüeçilerdi. Mete’nin Yüeçilerin elinde ne kadar süre rehin kaldığına dair bir bilgi yoktur. Bir fırsatını bulunca Mete, Yüeçilerin elinden kurtulmayı başardı. Geri dönmesine sevinen ve takdir eden babası, onun emrine 10.000 kişilik atlı bir kuvvet verdi. Mete çok disiplinli bir şekilde ordusunu yetiştirdi. Babasını, üvey annesini ve kardeşini kendisine bağlı askerleriyle öldürüp, Hun tahtını ele geçirdi. Başka bir rivayete göre ise Mete, bir av sırasında babasını öldürerek Hun tahtına geçmiştir.

2) Mete Dönemi (MÖ 209-174)


MÖ 209 yılında Mete, Şanyü unvanıyla Hun tahtına çıktı. Çin kaynaklarında Mao-tun olarak geçen bu hükümdara Türk tarihçileri Mete demiştir. Dünyanın en disiplinli ordusunu kuran Mete, ülke içindeki karışıklıkları önledi. Bu tarihlerde komşuları güneyde Çin İmparatorluğu, güneybatıda Yüeçiler, doğuda ise Tung-hular’dı .

Mete Han, ilk askerî zaferini kendisinden sürekli toprak isteyen Moğol kökenli Tung-hular üzerine yaptı. Onları ağır bir yenilgiye uğratarak topraklarını ele geçirdi. İkinci seferi için Mete, yönünü batıya, İpek Yolu’na hâkim olan Yüeçiler üzerine çevirdi. Onları da yenen Mete, İpek Yolu’nu kontrolü altına aldı (MÖ 203).

Tatung-Fu (Çin Sındığı) Savaşı (M.Ö.201)

Mete (Mao-tun) döneminde gerçekleşen Tatung-fu Savaşı, Türk askerlik ve strateji dehasının en önemli örneklerindendir. Babası Teoman’ın yerine Hun Devleti’nin başına geçen Mete Han, kısa sürede devlet yönetimi ve askerlik alanlarında gösterdiği başarılarıyla imparatorluğunu güçlendirmiş ve gözünü Çin’e çevirmiştir.

Mete Han, Çin’e karşı askerî bir harekâta girişmeden önce Çin’in kışkırtmalarıyla hareket eden Tunghuları ve Yüeçileri kendi boyunduruğu altına almıştır. Kuzeye ve güneye doğru genişleyerek 26 hanlığı Hun ülkesine katmıştır. Çin sınırına yakın tarlaları ektirerek Çin’i kuşkulandırmadan lazım olan yiyecek ihtiyacını tamamlamıştır. Ordusunu daha da büyüten Mete, ıslık çalan oklar diye bilinen oklarla ordusunu donatmıştır.

Kalabalık Çin ordusuna karşı yapılacak bir harekâtın çok iyi planlanması gerekiyordu. Mete Han’ın planı şöyleydi: Uzun mesafeli, yorucu yürüyüşler yerine; başlangıçta temas kuracak kadar ilerlemek, daha sonra kaçar gibi yaparak geri çekilmek ve düşmanını harekât üssünden uzaklaştırarak kesin sonuçlu bir muharebeyle düşmanı yok etmek. Mete Han’ın asıl ordusu geride, Çin ordusunu çekmek istediği Tatung-fu güneyindeki Sankan-Ho Nehri havzasının arkasındaki dağlarda saklanacak ve diğer küçük bir birlik de Çinlilerle gerçek bir muharebeye girmeden geri çekilecekti. Kış ayları geldiği için Çin İmparatorunun Hunlar üzerine saldırmama olasılığı da vardı. Bu durumu da düşünen Mete Han, ilk olarak Maye şehrine saldıracak ve bu şehrin idaresinde bulunan Han Kralı Tisi’yi kendi yanına çekmeye çalışarak Han Kralı ile Çin İmparatoru Kao-Ti’nin arasını açacaktı. Böylelikle Han Kralına duyacağı öfkeyle Kao-Ti’nin savaştan kaçması muhtemel gözükmüyordu.

Sonbaharın sonuna doğru Tiyanşan Dağları’ndaki yığınağından hareket eden Mete Han’ın ordusu, Çin sınırını aşmıştır. Bir kol; kuzeyden inen yolları gözetmek, Mete’nin harekât üssünü ve asıl ordunun yan ve gerilerini korumak için Tatung’a gitmiştir. Asıl kol da Han Krallığının merkezi Maye şehrini sarmıştır. Han Kralı bu durum üzerine İmparator Kao-Ti’den yardım istemiştir. Fakat bu kadar hızlı bir kuşatma harekâtının olamayacağını düşünen imparator, Mete ile Han Kralının anlaşmış olabileceğinden şüphelenerek yardım etmemiştir. Yalnız kalan Han Kralı, Hunlar ile anlaşmak zorunda kalmış ve ordusunu Mete’nin ordusuna katmıştır. Böylece Mete’nin planlamış olduğu Çin imparatorunu kışkırtma durumu gerçekleşmiştir. Han Kralını Çinliler üzerine salan Mete, krala Çinlilerle kesin bir çarpışmaya girmeden geri çekilme emrini vermiştir.

Sayısı 120 bini aşan birinci ordusunun başında olan İmparator Kao-Ti, Singan-Fu yönünde Han Kralı Tisi’nin ordusunu durdurmuş ve kuzeye doğru kovalamaya başlamıştır. Geri çekilen birlikler, kesin bir muharebeye girmedikleri için yıpranmamış ve Çin ordusu Mete’nin asıl ordusunun olduğu yere doğru çekilmiştir. Çinliler akın kollarını Hansin Geçidi’nde sıkıştırmış, İmparator Kao-Ti bu başarı üzerine Hun ordusunu tamamen dağıtabileceğini düşünerek daha süratli ve hırslı bir şekilde saldırmıştır. Fakat kış şartlarının ağırlaşması ve saldırıdan sonuç alınamaması üzerine askerler umutsuzluğa kapılmışlardır. Kao-Ti, Mete’nin ordusuna iyice yaklaştığını düşünerek Mete’ye elçiler göndermiştir. Mete, asıl ordularını saklamış ve elçileri yanıltmak için yaşlı ve hasta insanları toplayarak onları Hun askerleri gibi tanıtmıştır. Elçiler Kao-Ti’ye verdikleri raporda, Hun ordusunun zayıf ve bitkin olduğunu söylemişlerdir. Kao-Ti, Hunları geriden kuşatmak ve Tatung’a ulaşmak için hareket etmiştir. Bu, Mete’nin planladığı durumdur. Tatung Ovası’na giren 120 bin kişilik Çin ordusu, bir anda çevredeki yamaçlardan gelen 40 bin kişilik Türk askerleriyle karşı karşıya kalmıştır. Mete, askerlerini dört birliğe ayırmış ve her birliğe farklı renkte doru atlar vermiştir. Muharebe tamamlandığında Tatung Ovası’nda koca bir ordu imha edilmiş ve Çin imparatoru kaçarak Peteng Kalesi’ne sığınmıştır. Bu zafer sonunda Çin imparatoru, Mete’nin şartlarını kabul ederek anlaşma yapmak zorunda kalmıştır. Buna göre; Çin prenseslerinden birisi Hunlara gönderilecek ve Çin her yıl vergi verecekti.

Tatung-Fu Muharebesi, Türk askerinin kendisinden sayıca üstün kuvvetlere karşı verdiği savaşlardan sadece biridir. Toplamda 240 bini bulan Çin ordusuna karşı 48 bin Türk askerinin göstermiş olduğu başarı, dünya harp tarihinde Tatung-Fu Muharebesi’nin önemini ve Türk askerî zekasının üstünlüğünü ortaya koymaktadır.

Baideng Savaşı (M.Ö.200)


Baideng Muharebesi, MÖ 200 yılında, Hunlarla Çinliler arasındaki en ünlü çarpışmalardan biridir. Bozkırdan Çin’e doğru daha önce de akınlar olmakta ve küçük çatışmalar yaşanmaktaydı. MÖ 221’de Çin’de siyasi birlik sağlandı ve MÖ 206’da Han Hanedanı iktidara geldi. Bozkırda ise MÖ 209’da Hun yabgusu olan Mete birkaç yıl içinde bozkır birliğini kurmuştu. MÖ 200’e gelindiğinde Çin ve bozkır kendi içinde siyasi örgütlenmeyi tamamlamıştı ve o güne kadarki küçük çaplı çatışmaların yerini büyük bir savaşın alması kaçınılmazdı. İç savaşı bitiren İmparator Liu-pang/Gao-zu daha önce General Meng-tien tarafından inşa edilen kuzey savunmasını tahkim etmeye kalkıştı. Öte yandan Hunlar, iç savaştan yararlanarak aşılması zor Gobi Çölü’nün güneyinde üsler ele geçirmişti ve burayı kaybetmek istemiyorlardı.

Mete henüz kurduğu göçebe koalisyonundan bir ordu oluşturarak Çin sınırını geçti. Operasyon basit bir yağma gibi görünüyordu, ancak gerçek bir taktik ustası olan Mete’nin asıl amacı her yöne (kendi halkına, boyun eğdirdiği göçebelere ve Çinlilere) göz dağı vermekti. Elde edilecek ganimetle hem koalisyondaki diğer boy beylerinin sadakatini temin edecek, hem onları gücüyle korkutacak ve hem de kuzeyde (Hunlara göre güneyde) hareketlenmeye başlayan Çinlilere aba altından sopa göstermiş olacaktı. Gözüpek imparator, Liu-pang/Gao-zu, Mete’nin hareketine karşılık vermeyi kararlaştırdı. Mete maceraperest görünümünün altında temkinli bir stratejistti, Çin içlerine dek girip tuzağa düşmemeye dikkat ediyordu. Çin’in kuzey savunmasındaki en önemli nokta olan Mai Kalesi’ni kuşattı. Kaleyi savunan kişi imparatorun akrabası Han Hsin’di (Aynı dönemde yaşayan ünlü general Han Hsin değil). Prens yardımdan ümidi kesince teslim oldu ve Mete’nin hizmetine girdi. Mete amacına ulaşmış ve İmparator Liu-pang/Gao-zu’yu kışkırtmayı başarmıştı. İmparator Hun belasını def etmek üzere dev bir ordu kurarak kuzeye hareket etti. Mete ordusunu dağlara çekti, bir yandan da sağa sola saldırarak Çinlilere ait her şeyi yağmalıyordu. Düzensiz bir yağmacı izlenimi oluşturarak İmparator’un kendisini takip etmesini sağladı, aslında başından beri yaptığı şey Çin ordusunu tuzağa çekmekti.

Hun ordusunun tamamı süvarilerden oluşuyordu ve kuzeydeki kara ikliminden geldikleri için soğuğa hazırlıklıydılar. Eldivenleri ve kapüşonları vardı. Çin askerleriyse halktan devşirilmiş piyadelerdi ve yüksek dağlarda Hunları kovalarken soğuğun pençesine düştüler. Binlerce Çinli okçunun parmakları dondu ve Çin’in askeri gücünün önemli bir kısmı savaşamaz hale geldi. Bu Mete’nin kurduğu tuzağın ilk parçasıydı. Mete, süvarilerini hızla geri çekerek “Çinlilerin elinden kaçtığı” izlenimini uyandırdı. İmparator telaşlandı, zira önünde iki seçenek vardı. Ya Hunların elini kolunu sallayarak gitmesine göz yumacaktı ya da yalnızca hızlı birlikleri yanına alıp Hunların peşine düşecekti. Liu-pang/Gao-zu riskli olan ikinci yolu seçti. Çin ordusu ikiye bölündü, İmparator küçük ama hızlı bir birliğin başında Hunların peşine düştü.

Geri çekilmekte olan Mete, aniden durup Çinlilerin üstüne saldırdı. Çinliler bu beklenmedik hamle karşısında afallamıştı, Baideng Kalesi önünde Hunlarla karşılaştılar ve ağır bir yenilgiye uğradılar. Baideng Muharebesi, göçebeler tarafından tarih boyunca kullanılacak olan “sahte geri çekilme” taktiğinin ilk örneğidir. İmparator panik içinde kaleye çekildi. Birliklerini toparlayıp durumu değerlendirmeyi umuyordu ancak Hunlar fırsatı kaçırmayarak kalenin etrafını sardı. Mete ordusunu dört tümene ayırıp kalenin tüm çıkışlarını tuttu.

Orduların mevcutları belirsizdir. Çin ordusunun tümünün mevcudu 300.000’in üstündeydi, ancak İmparatorla beraber kaleye sıkışan öncü kuvvetin ne kadar olduğu bilinmiyor. Çin tarihçileri Hun ordusunun mevcudunun 300.000 olduğunu yazsa da bu sayı fazlasıyla abartılıdır, zira göçebelerin toplam nüfusu böyle bir ordu çıkarmaya yetmeyeceği gibi her askerin yanında en az iki at olduğuna ve bu atlar kuşatma sırasında kalenin çevresine dağılıp otla besleneceğine göre Hun ordusunun mevcudu, kabaca çayır miktarına göre sınırlanmalıydı. Buna göre Hun ordusunun mevcudunun da 20.000 ile 40.000 arasında olması gerekir.

Kuşatma yedi gün sürdü. İmparator köşeye sıkışmıştı ve barış için tüm şartları kabule razıydı. Buradan kurtulsa bile düşmanının taktik ve manevra kabiliyetine bizzat tanık olduğu için savaşı sürdüremeyeceğini biliyordu. İmparator, Hunlara barış önerdi. Çinli tarihçilere göre yabgunun karısı “yenge” ile temas kurularak hediyelerle gözü boyandı. Ve karısının etkisinde kalan yabgu barışı kabul etti. Ancak Mete’nin dehasını düşünürsek durumun başka bir açıklaması olabilir. Mete Çinlilerin yüreğine korku salmıştı, fakat kendi gücünün sınırlı olduğunun farkındaydı. Kuşatmayı uzun süre devam ettiremezdi ve Çin ordusunun geriden gelen asıl kısmıyla karşılaşması halinde iki ateş arasında kalabilir, kendisi tuzağa düşebilirdi. Ayrıca barış teklifi oldukça makuldü ve Mete, bir avuç süvariyle Çin’i işgal etmeye kalkışmayacak kadar gerçekçi bir liderdi. Sonuç olarak Çinlilerin şartlarını kabul etti ve belki de güç gösterisini zedelememek için barışa karısının ricasıyla razı olduğu izlenimini oluşturdu.

Mete psikolojik yıpratma taktiğini sonuna kadar uyguladı. Antlaşmadan sonra İmparator’un kaleden çıkmasına izin verdi ancak Çinlilerin geçeceği yolun iki yakasına askerlerini yerleştirip okları İmparator’a çevirtti. Liu-pang/Gao-zu bu korkuyu hayatı boyunca unutmayacak ve Mete’nin tüm tehditlerine boyun eğecekti. Mete daha sonra da Çin’e keyfi akınlar düzenleyip düşmanın yüreğine bıraktığı korkuyu tazelemeyi ihmal etmedi. Ancak Çinliler, Mete hayatta olduğu sürece antlaşmaya uydular. Buna göre Hunlara “hediye” adı altında yıllık vergi veriyor, kuzeydeki ticaret ve savunma bölgesini Hunlara bırakıyor ve yabguya bir prenses armağan ediyorlardı.

Hun-Çin İlişkileri


Mete, Yüeçilerden sonra Çin’e seferlere başladı. Bu sırada Çin’e Han sülalesi hâkimdi. Çinliler, Teoman zamanında, Çin’in kuzeyindeki otlakları Hunlardan almışlardı. Bu toprakları tekrar almak isteyen Mete, Çin’e karşı ilk seferine çıktı. Yapılan bu ilk seferin sonunda Çin sınırındaki Hun otlakları geri alındı (MÖ 201).

MÖ 197’de Çin imparatoru Kao-Ti bunun üzerine ordusuyla Mete’nin üzerine yürüdü. Ordusunu savaşa hazırlayan Mete bu arada bazı Çin beylerini de kendi yanına çekmeyi başardı. Öncü Hun birlikleriyle mücadele etmekten yorulan Kao-Tinin 320 bin kişilik ordusunu Mete, pusuya düşürmeyi başardı ve onları yendi. Kaçan imparator Kao-Ti, Pai-teng yaylasındaki bir kaleye sığınmak zorunda kaldı. İmparatoru takip eden Mete onu kalede kuşattı. Daha sonra barış ve dostluk antlaşması imzalandı (MÖ 197). Bu antlaşmaya göre Çin, Sarı Irmak’ın güney taraflarını Hunlara terk etti. Ayrıca Çin; yiyecek ve ipek vermeyi, yıllık vergi ödemeyi de kabul etti. Bu antlaşma Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında imzalanmış ilk uluslararası antlaşmadır.

Mete Han, bütün Çin ülkesini egemenliği altına alabilecek güce sahip olduğu halde, bunu yapmadı. Mete’nin böyle davranmasında Çin topraklarının geniş bir alana yayılmış olması ile Çin nüfusunun çok oluşu etkili olmuştur. Mete, Çin’in fethiyle buralara yerleşecek olan Türklerin Çin kültüründen etkilenerek benliklerini yitirip yok olacaklarını düşünüyordu. Bu nedenle sadece Çin’i baskı altında tutup, vergiye bağlamakla yetindi.

Büyük Hun Hükümdarı Mete, MÖ 174 yılında öldüğünde devletin sınırları; doğuda Kore’ye, batıda Aral Gölü’ne, kuzeyde Sibirya’ya, güneyde ise Çin Seddi ve Tibet yaylası ile Karakurum dağlarına kadar uzanıyordu. Büyük Hun İmparatorluğu’nun askerî ve idari teşkilatı, ekonomik ve sosyal yapısı, hukuk ve sanatı kendisinden sonraki Türk devletlerince de örnek alınmıştır.

3) Ki-ok Dönemi (MÖ 174-160)


Mete Han’ın ölümünden sonra yerine oğlu Ki-ok geçti. Ki-ok, babasının ölümüyle ayaklanan Yüeçilerin üzerine yürüdü ve onları batıya sürdü. Hunlar karşısında tutunamayan Yüeçiler batıya göç ederek MS I.yüzyılda bugünkü Afganistan, Pakistan ve Kuzeybatı Hindistan’da Kuşhan Devleti’ni kurdular.

Ki-ok, MÖ 166 yılında Çin’e sefer düzenleyerek başkentteki imparatorluk sarayını yaktı. Bu seferden sonra Çin ile olan ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştirmek için, babası gibi Çinli bir prensesle evlendi. Siyasi amaçla yapılan bu tür evlilikler, genellikle Türk devletleri için istenmeyen sonuçlar doğurmuştur. Kalabalık bir heyetle gelen Çinli prenseslerin ekibinde casuslar da yer aldığından, bu casuslar Türk boyları ve Türk beylerini birbirine düşürmekten geri durmuyorlardı.

4) Kün-Çin (Cün-Çin) Dönemi (MÖ 160-126)


Ki-ok’tan sonra Hun tahtına oğlu Kün-Çin geçti. Çin bu dönemde ekonomik açıdan çok güçlenmişti. Çin’in en büyük amacı Büyük Hun İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak İpek Yolu’na tek başına hâkim olabilmekti. Bunun için çok sinsi bir politika izleyen Çin, Çinli prenseslerin ekibinde yer alan casuslar sayesinde Hun beyleri ile Büyük Hun İmparatorluğu bağlı diğer Türk boyları arasına nifak sokarak iç karışıklıkların ve isyanların çıkmasına ortam hazırladı. Ayrıca Türk ülkesine ticaret yoluyla ipek ve lüks eşyalar sokarak halkı rahata ve lükse alıştırdı. Zamanla ülke içinde huzursuzluklar ve kargaşalıklar çıktı. Bazı Hun beylerinin de Çin İmparatoruna sığınması Hun-Çin savaşlarının çıkmasına zemin hazırladı.

Kün-Çin döneminde uzun süren Çin savaşları, Büyük Hun İmparatorluğu’nu temelden sarsarak yıkıma doğru giden bir sürece soktu. Kün-Çin’in ölümü sonrasında bu süreç hızlanarak, isyanlar ve taht kavgalarının başlamasına neden olmuştur.

Büyük Hun İmparatorluğu’nun Parçalanışı ve Yıkılışı


Büyük Hun İmparatorluğu’nun Çinliler karşısındaki üstünlüğünün sona ermesi, Çinlilerin ödedikleri vergiyi ve ipeği kesmesine neden oldu. Bu durum Büyük Hun İmparatorluğu’nu ekonomik açıdan zor durumda bıraktı. Hunların tekrar güç toplayıp Çin’e karşı başlattıkları başarılı savaşlar sonucu kazanılan zaferler de kalıcı olamadı. Bu olumsuz gelişmeleri değerlendirmek isteyen Çinliler, Hunlara karşı akınlarını artırdılar. Bu akınların sonucunda İpek Yolu’nun hâkimiyeti MÖ 60’da Çinlilere geçmiştir. Bu durum karşısında Hun hakanı Ho-Han-Yeh (MÖ 58-31), Çin himayesine girmekten başka çare olmadığını düşündü. Bu düşünceye kardeşi Çiçi karşı çıktı. Bu düşünceyi utanç verici bulan Çiçi, Ho-Han-Yeh’in hükümdarlığını tanımadı ve devletin siyasî birliği parçalandı, Doğu Hunları ve Batı Hunları olarak ikiye bölündü (MÖ 58).

Batı Hunlarının başına geçen Çiçi, Çu ve Talas ırmakları arasındaki bölgeye yerleşerek ülkesini kurdu. Çiçi bu bölgede çevresi surlarla çevrili bir başkent inşa etti ve Çinlilerle mücadeleye başladı. MÖ 36 yılında Çiçi’nin başkentini kuşatan Çinliler, Çiçi’ye teslim ol çağrısı yaptılarsa da Çiçi kahramanca savaşarak ölmeyi tercih etti. Çin hâkimiyetine giren Doğu Hunları ise, hükümdarları Ho-Han-Yeh’in ölümü ile Çinlilere karşı tekrar mücadeleye giriştiler. Hükümdarları Yu-Tanhu (MÖ 18-46) zamanında tekrar bağımsızlıklarına kavuşarak, kuzeye doğru topraklarını genişletmişlerse de Yu-Tanhu’nun ölümü ile iç karışıklıklar tekrar başladı. Bu olumsuzlukların yanında birde Yu-Tanhu’nun oğulları arasında başlayan taht kavgaları, devletin tekrar Kuzey ve Güney Hunları diye ikiye ayrılmasına neden olmuştur (48).

Kuzey Hunları Çungarya’dan Orhun’a kadar olan bölgeyi, Güney Hunları ise Çin Seddi’nin kuzeyindeki topraklara sahip oldular. Kuzey ve Güney Hunları arasındaki en önemli fark, Güney Hunlarının Çin’e tabi olmasına karşılık, Kuzey Hunlarının bağımsızlıklarını korumak için mücadele etmeleridir. Çin ordularının ve doğudan da Siyenpiler’in saldırıları Kuzey Hunlarını iyice zayıflattı ve 156 yılında Siyenpiler tarafından yıkıldılar.

Hunlarda Devlet Yönetimi


Mete’nin oluşturduğu kavimler federasyonu, ilk göçebe Türk İmparatorluğu olarak Asya topraklarında kurulmuştur. Devlet, soyluluk derecesine göre hiyerarşi içine girmiş boy ve budun topluluğuna dayanırdı. İmparatora Büyük Tanhu adı verilir ve Tanhu’ya bağlı bir hassa birliği bulunur, bu birlik aracılığıyla tüm ülke yönetilirdi. Tanhu ve ailesi ülkenin en iyi sürülerine sahip olup, bu sürüler gene ülkenin en iyi otlaklarında beslenirdi. Tanhu’nun karargâhında bir merkez bürokrasisi gelişmişti ve saray bürokrasisinde okumuş Çinliler kullanılmıştı. Askeri yönetimde, Çin’e karşı savaşırken bile Çin’i bilen Çinliler danışman olarak çalıştırılmıştı. Hun İmparatorluğu, Türkler arasında ilk kez devlet niteliği gösteren bir birlik oluşturmuştu.

Bozkırda, pek uzak köşelere dağılmış boyların yönetimi için boylar sol ve sağ olarak bölünürlerdi. Askeri örgütlenmede de sol ve sağ ayırımı uygulanır, sol genellikle sağa üstün tutulurdu; çünkü güneşi yücelten Türklerde yüz güneye çevrilince sol güneşin doğduğu yerdir. Hunlarda bu durum sol bilge elig ve sağ bilge elig olarak adlandırılırdı.

Bunlar sol ve sağ kanat krallarıydı. Sol bilge elig Büyük Tanhu soyundandı ve veliahttı. Aynı zamanda sol ve sağ orduların komutanı da sayılan bu iki elig sağ ve sol boyların yönetimi ile ilgiliydi. Bunlar genellikle Tanhu’nun kardeş ve oğullarıydı. Çoğu düşman olan zorla bağımlı kılınmış bulunan boy ve budunları yönetebilmek için sağ ve sol eliglerin küçük oranda da olsa doğrudan kendilerine bağlı bir askeri güce ve büyük sürülerini otlatacak insanlara gereksinmeleri vardı. Bunu, onlara ayrılmış boy ya da budun yerine getirirdi. Göçebe sistemde toprak değil, boy ve budun paylaşılır, toprak ikinci planda kalırdı. Yerleşik feodal sistemde ise paylaşılan topraktı. Eligler bu çekirdek ordu ve boya dayanarak öteki özerk boyları yönetirlerdi. Onların hemen altında sağ ve sol doğru kralları vardı ki, Hunlar bunlara dört köşe adını verirlerdi. Daha alt köşede de altı köşe adını alırlardı.

Hunlar’da Tanhu’nun boyundan başka ayrıcalıklı ve soylu sayılan dört boy daha bulunurdu. Çin kaynaklarına göre bu boyların ikisi sağda-batıda, ikisi de solda-doğudaydı. Bu soylu boyların, Doğu’ya ve Batı’ya doğru göç etmeleri, onların da beylerinin önderliğinde bağımlı boyların yönetimine katıldıklarını gösterir. Bu soylu boylardan hepsinin Tanhu soyuna akraba oldukları belirtilir.

Ordu yalnızca soylu boyların ve köle olmayan özerk boyların sağlayacağı askerlere dayanmazdı. Savaşta yenilen ve köleleştirilen boylar da aynı biçimde asker sağlamakla yükümlüydü. Bu nedenle Mete Han bozkırda yüzyıllar boyu kullanılacak ve Cengiz Han zamanında geliştirilecek olan onlu düzenleme sistemini geliştirmişti. Ordu, her birinin başlarında şefleri bulunan 10,100,1000 kişilik bölümlere ayrılmıştı. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı deyimleri bu düzenlemeden ileri gelmekteydi. Bu birlikler boylar çerçevesinde gerçekleştirilirdi. Büyük aile 10, boy 100, budun ise 1000 asker sağlamakla yükümlüydü. Bazen bu rakamlar boyların ve budunların durumlarına göre değişmeler gösterebiliyordu. Bu türlü birimler Tanhu’nun, ili 24 changa ayırmasıyla bütünleşebilirdi. Tepede sol ve sağ eligler ve her iki kanatta da onbirer askeri şef vardı. Toplam sayıları iki elig ile birlikte 24’tü. Bu 24 şef içinde kağan soyundan gelen prensler ile büyük askeri şeflerin karmaşık bir hiyerarşisi bulunmaktaydı. Şefler derecelerine göre az çok kalabalık bir askeri birliğin komutanı olurlardı.

Diğer yandan, askeri sistem mülki yönetimin de temelini oluşturmaktaydı. Bu sistem akrabalığa dayalı sistemi yıkarak merkeziyetçi bir yönetim getirmişti. Hun devletinde boylar merkeziyetçi bir yapıda yaşamışlardı. Askeri şef, genellikle komuta ettiği askerlerin beyi idi. Bazen, kavim kökünden kopmuş askeri şefler kullanılmışsa da, yöresel beyler yönetimindeki boy örgütlenmesi ve boy dayanışması eskisi gibi olurdu. Barış zamanında bir boyun askerleri geleneksel beyinin yanında çobanlık yapardı. Hem beylerine, hem de beylerinin aracılığıyla Hun devletine vergi öderdi. Boylar sistemi ile Hun devletinin yönetim düzeni geniş ölçüde birbirine girmiş ve özdeşleşmişti. Hun devlet örgüsü kavim sisteminin üzerine akıllıca örtülmüş bir örtüydü. Düzenli toplanan bir kurum olmamakla beraber boy ve budunların işleriyle imparatorluğun politikası arasında eşgüdümü sağlamak için zaman zaman toplanan kurultay kağan ailesini, büyük askeri şefleri, boy ve budun beylerini bir araya getirirdi. Ekonomik işler ve askeri seferler iyi gittiği sürece Tanhu ve devlet güçlü görünürdü. Çin ve Türkistan yiyecek göndermeyince devletin ve imparatorun durumu sarsılır ve bu durumda, bağımlı yaşayan boy ve budunların merkeze karşı ayaklandıkları sık sık görülürdü. Eldeki bilgilere göre Hun devleti, vergi ve asker sağlamakla yetinen ve bağımlı boy ve budunların iç düzenlerine pek az dokunan, ince bir bürokrasiye ve hiyer arşi biçimde sıralanmış boy ve budunlara dayanırdı. Köle durumundaki boylar bile vergi ve hizmet yükümlülükleri dışında özerkliklerini korurlar ve kendi ekonomik uğraşlarını sürdürürler, kendi hayvan sürülerini yetiştirebilirlerdi. Bozkırda bir süre sonra boylardan birisi büyüyerek diğerlerine egemen olurdu. Efendi-köle ve boy ilişkisi bir sömürü düzeninin varlığına karşın geçici bir durumdu. Boylar içindeki gelişmeler, soylular ve karabudun ilişkisi önemli ve anlamlıydı. Nitekim, Tunguzlar örneğinin gösterdiği üzere, köle boyların beyleri ve ileri gelenleri de, Hun beyleri ve askeri şefleri arasında yer alırdı.


Atatürk'ün Peygamber Efendimize Duyduğu Hayranlık

Atatürk'ün Hz. Muhammed'e sevgisi

Atatürk'ün Kurân-ı Kerîm'e duyduğu derin sevgi ve saygısı, İslam dininin en saf şekliyle yaşanmasına olan inancı onun dindar yönünü her dönemde ortaya çıkarmıştır. Her zaman gerçek din ile batıl inançlarla dolu gericiliği net biçimde ayıran Atatürk, birçok konuşmasında, samimi ve içten bir şekilde Allah'tan, İslam'dan, Kuran'dan saygı ve bağlılıkla bahsetmiştir. Hz. Peygamberimizi övmüş ve Türk Milleti'ne, gerçek dine sarılmayı ve daha dindar olmayı tavsiye etmiş. Allah'a yönelmede Hz. Muhammed'i rehber göstermiştir: "Bütün dünyanın Müslümanları Allah'ın son peygamberi Hz. Muhammed'in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed'i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet'in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Çünkü ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler."

Hz. Muhammed'i överek O'nu kendisine örnek alan Atatürk, Hz. Muhammed'in peygamberliğine kesin olarak iman etmişti. Hz. Muhammed'e duyduğu hayranlığı ve O'nun peygamberliğini heyecanla anlattığı bir sırada yanında bulunan M. Şemseddin Günaltay, Ata'nın o anki halini şöyle anlatmıştır:Atatürk'ün denizlerden renk alıp renk veren gözleri, masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed'in büyük Bedir Cengi'ni adım adım gösteriyordu. Hz. Muhammed'e ve O'nun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya Galibi, Bedir Galibi'ni göklere çıkarırken, "O'nun Hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar" diye heyecanlandı.

Hz. Muhammed İslam


Ata'nın son sözü şu olmuştu: — Hz. Muhammed'in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların karı değildir, O'nun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır. Atatürk"ün Hz. Muhammed'e duyulacak sevgiyi tarif ettiği sözleri ise şöyledir: "Büyük bir inkılap yaratan Hz. Muhammed'e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir."Atatürk, dinimizin tam anlamıyla ve aslına uygun olarak yaşanmasını ve milletimize doğru, modern, hurafelerden arındırılmış bir din anlayışını benimsetmeyi hedeflemiştir. Hiçbir aşırılığa kaçmadan, Kuran'ın modern bir dünyayı tarif ettiğini çok net biçimde özümsemiştir. Açıkça anlaşılmaktadır ki, gerçek manada dindarlık, heyecanlı fanatiklerin, tutucu, kapalı görüşlü kimselerinkinde değil; Atatürk'ün tarif ettiği ılımlı, insancıl, modern yapıda kendini göstermektedir. Büyük Atatürk'ün, İslam dinini, Kurân-ı Kerîm'i, Hz. Peygamberi ve dini müesseseleri öven tüm bu sözleri, O'nun dinimize olan içten bağlılığını gösteren somut ve tartışılmaz belgelerdir.
Kaynak

Atatürk Kuzey Irak'a Düzenlediği Gizli Operasyon

Atatürk Kuzey Irak'a düzenlenen operasyon

Mustafa Kemal 1922 tarihinde İngilizlerin o bölgede faaliyetlerinden dolayı ciddi rahatsızlık duyuyordu. Lozan Antlaşması'ndan önce Çok gizli bir şekilde Harekat emri verdi. Operasyonun başında Yarbay Şefik Özdemir Bey varmış gibi gösterilmiş ve gerilla taktiği uygulanmıştır. Kuzey Irak operasyonu neredeyse bir yıldan fazla sürmüştür. Operasyona şeyh Mahmut destek vermiştir ve bu sırada Talabani aşireti ise İngilizlerin yanında yer almayı tercih etmiştir. Kuzey Irak operasyonu ilk etapta başarıya ulaştı ama istenileni vermedi, bu bile tarihin akışını değiştirmeye yeterli oldu.

Atatürk, operasyonla Musul sorunu çözmeye çalışıyordu Ve resmi olarak silahla çözüme gitmemiş gibi gözüktü gayrı resmi olarak operasyonu yürütüyordu. Kanıtlar Genelkurmay, Türkiye Büyük Millet Meclisi arşivlerinde detaylı bilgi verilmektedir. 10 Kasım 1918'de itibaren İngilizlerin işgal altında kalsa da İngilizler bu süreç boyunca bu bölgeye hakim olamadılar. Atatürk bu açığı çok iyi bildiği için bu bölgede Hakimiyet kurabilmek için aşiretleri ve gelenekleri iyi bilen Kuvayi Milliye Komutanlığı yapmış olan Özdemir beyi görevlendirdi. Ne kadar resmi gözükmese de tamamen şahsi algılama olacaktı.
Özellikle birlik aşırı etlerdeki sabahçılar Fransız ordusunda Kaçak Tunuslu ve Cezayirli askerlerden oluşuyordu. Atatürk Özdemir be ya Bu bölgedeki vatandaşların dinlerine ve görüşleri de saygılı olmasını özellikle vurguladı. Çok geçmeden özdemirbey bölgede faaliyetlere başladı ve Diyarbakır'a geldiğinde bir rapor oluşturdu.

Kuzey Irak harita

Bölgede onbinlerce aşiretler bugün isterlerse ellerinde tüm silahlar mevcut olsun ama düşmana Bir Kurşun bile atmaları imkansızdır. 
Tespitinde bulundu. Çok geçmeden Yarbay Özdemir Bey Sürücü, balıklı, Barzani aşiretlerin yanına çekmeyi başardı. Operasyon sonucunda İngiltere Türklere gözükmeden farkettirmeden geri çekilme kararı aldı. Bölgeden asker çekilirken sadece Hava bombardımanı devam etti.

Kayıp İslâm Tarihi’ni Keşfedin

Tarih sahasında genel okuyucu kitlesine hitap eden, dolayısıyla ilmî yönü çok öne çıkmamakla birlikte kuru hamaset girdabında da boğulmayan, ele aldığı konuyu genel hatlarıyla ortaya koyan eserler, belli bir ihtiyacı karşılamaktadır. Zira ciltler dolduracak ayrıntılı malûmâta sahip eserleri okumak herkes için mümkün olmadığı gibi konu hakkında evvelden umumî bir fikir sahibi olmak, bu hacimli eserler dünyasına girebilmek için bir anahtar vazifesi de görebilmektedir. Birkaç ay öncesinde, İslâm tarihini bu minvalde ele alan bir kitap Türkçeye tercüme edildi.Firas Alkhateeb tarafından İngilizce kaleme alınan Kayıp İslâm Tarihi adlı bu eser, aslında web tabanlı bir projenin ürünü… Alkhateeb’in kurduğu ve İslam tarihinin sosyal, siyasal, kültürel ve bilimsel mirasını tanıttığı, İslam alimlerinin eserlerinden örnekler, çizimler, bilimsel bilgiler gibi modern Batı insanı bir tarafa, Müslümanların dahi önemli ölçüde haberdar olmadığı verileri sunduğu lostislamichistory.com internet sitesinin büyük bir teveccüh görmesi üzerine bu birikimin bir kitapta toplanması fikri gelişti ve kitap da böylece ortaya çıkmış oldu.


Kitap, İslâm tarihini Cahiliye döneminden başlayıp 21. yüzyıla kadar bütüncül bir şekilde ele alıp değerlendirme hedefine yönelmiş bir çalışma… On bir bölümden oluşan kitapta siyasi gelişmelerin yanı sıra bilimsel faaliyetler ve önemli atılım ve kargaşa dönemlerine de yer verilmiş. Önce Cahiliye toplumu ele alınarak, Risalet ve ardından dört halife dönemi anlatılmış. Bundan sonra kronolojik bir anlatımla Emeviler, Abbasiler ve Moğol istîlâsı geliyor. Endülüs’e ayrı bir bölümün ayrıldığı kitapta Osmanlı devri, “Diriliş” adıyla yeniden toparlanma ve yükseliş olarak işlenmiş. Bundan sonra ise Müslüman medeniyetinin düşüşü ve bu düşüşün doğal bir sonucu olarak hayatımıza giren bazı teolojik sorunlara değinilerek, “tecdîd” hareketlerinden bahsedilmiş.Açık ve anlaşılır bir üslupla kaleme alınan eserde elbette bu konulara dair teferruatlı malumat bulunmuyor ki kitabın böyle bir iddiası da yok. Kitabı okuduğunuzda, önünüzde İslâm medeniyetinin 1400 yıllık serencamıyla ilgili genel bir resim beliriyor. Dolayısıyla bu kitap, sonraki okumalar için yol gösteren bir başlangıç basamağı olarak görülebilir. Bununla birlikte, kitabın göze çarpan kimi kusurları da yok değil. Meselâ Müslüman ilim adamlarının temel vazifesinin adeta Antik Yunan’la Rönesans Avrupası arasında bir “köprü ve taşıyıcı” olarak değerlendirilmesi, başka birçok eserde de görülen, “övücü” olduğu zannedilen ve fakat esasında pejoratif mahiyeti hâiz bir anlayıştır. Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Türk ve İslam tarihi ile ilgili kitap, film, tiyatro vb. eserleri takip eden Türk insanının İslâm tarihiyle alakalı genel ve özet bilgi ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte olan bu eser okunup ardından daha derin okumalar yapılabilir.

http://tarihvemedeniyet.org/2017/04/kayip-islam-tarihi.html

Halk Şairi Karacaoğlan

Halk edebiyatımızın en büyük ve Önder halk şairidir. Hayatta bilinmezlikler ile doludur. Yaşadığı hayat bir çok tarihçi tarafından tam olarak bilinmemektedir. Bazı tarihçilere göre Karacaoğlan 15 diğerlerine göre 17 yüzyılda yaşadı söylenmektedir. 1606 ve 1679 yıllar arasında yaşadı bazı kitaplarda yer almaktadır.

Anadolu'nun değişik yörelere Karacaoğlan'ın şiirlerini kendi yaşam standartlarına göre adapte etmiştir. Tokatlı, Erzurumlu Bağdatlı olduğunu söyleyenler olmuştur. Ahmet Kabaklı, biraz daha ileriye giderek onun Toroslar bölgesinde yaşayan bir Türkmen olduğunu tahmin ettiğini söylemiştir.

Şiirlerinde, Karacaoğlan'ın gençliğinde çok hareketli Uçarı bir insan olduğu anlaşılır. Şiirlerinde bütün Anadolu'yu, Suriye, Mısır ve Rumeli'ye dolaştığına dair kanıtlar bulunmuştur. Muamma da da olsa kabul edilmiştir. Şiirlerinde sürekli Aşk temaları işlemiş ve hüzünlü mısralar yazmıştır. Birilerine bir Örnek vermek gerekirse;

Üryan Geldim, yine Üryan Giderim
Ölmeye elde fermanım mı var ?
Azrail gelmiş, Can talep eder.
Benim can vermeye dermanım mı var ?
Şeklinde birçok şiiri mevcuttur.

Mudanya Ateşkes ve Lozan Antlaşması

11 Ekim 1922 tarihinde imzalanan Mudanya Ateşkes Anlaşması Ankara hükümeti ile itilaf Devletlerinden İtalya, Fransa, İngiltere arasında imzalanmıştır. Bu antlaşma ile muharebeler dönemi sona ermiştir. Ayrıca, bu antlaşma ile İstanbul, Edirne ve Kırklareli savaşılmadan geri alınmıştır. 

Anadolu Selçuklu Devleti


Anadolu Selçuklu Devleti, Oğuz Türklerinin Anadolu'yu aldıktan sonra kurdukları büyük bir Türk devletidir. Anadolu Selçuklu Devleti 1077 yanında 1308 yılına kadar sürmüştür. Anadolu Selçukluları tarih üç devreye ayrılır.
1. Kuruluş devri 1077-1204
2. Genişleme Devri 1204-1243
3. Zayıflama Devri 1243 -1300

Anadolu Selçuklu Devleti kuruluş devri

Büyük Selçuklu hükümdarı Alp Arslan'ın oğlum Melikşah kutulmuşoğlu Süleyman Bey'i, Kızılırmak ın batısında kalan toprakları zaptetmek ile görevlendirilmiştir tarih 1074 Süleyman Bey ordusunu toplayarak Kızılırmak'ın batısına geçti. İlk olarak Kayseri yakınında karşılaştığı bir Bizans ordusunu yendi. Kazanılan Bu başarı Süleyman beyin daha batıya ilerlemesine yol açtı. Süleyman Bey Marmara Bölgesi'nde kadar uzandı ve İznik şehrini zapt edip kendisine Başkent yaptı. Sonra da bir İzmit üzerinde Üsküdar'a Boğaziçi kıyıları ne kadar tüm toprakları fethetti.

Süleyman beyin elde etti bu başarılar kardeşim Mansur Paşa'yı çok kıskandırdı. Süleyman Bey kardeşinin Bir İsyan hazırlandığını haberini aldı durumu hemen Melikşah bildirerek Ondan yardım istedi. Çok geçmeden gelen ordunu yardımı ile yapılan isyanı bastırdı. Bütün bu olaylar olurken Selçuklu Devleti Bir Hayli yıpranmış durumdaydı. Orduları düzensiz bir hal almış Birlik düzenini dağılmıştı. Bu sıkıntılı dönemden dolayı Melikşah aldı toprakları kendisine ait olmak üzere Anadolu sultanlığının Süleyman Bey'e teslim etti. İşte böylece Anadolu sultanlığı devreye girmiş Anadolu Selçuklu Devleti kurulmuştur.

Kutulmuşoğlu Süleyman 1077 ve 1086 yıllar arasında bu devlette hüküm sürdü. Ölümü ise Halep önlerine yaptığı bir seferde savaşırken öldü. Hemen ardından ölüm sebebiyle Anadolu'da bir çok karışıklıklar meydana geldi. Birinci Kılıçarslan Anadolu'ya gelerek babasının ülkesine sahip çıktı. Ülke kısa sürede normale döndü.

Birinci Kılıçarslan 1092 ve 1106 yılları arasında Anadolu Selçuklu Devleti'ne hüküm sürdü kurdu yeni düzenli ordu ile bizanslıların üzerine yürüdü. Ordunun kuvvetlenmesini göre Bizanslılar papaya başvurarak yardım istedi. Tam da bu tarihlerde bizlere karşı Haçlı Seferleri hazırlığı yapılıyordu. Birinci Kılıçarslan Yalova civarında ilk Haçlı seferine hazırlığını yapmış ve bekliyordu. bu savaş esnasında ne kadar başarılı olursa da izni ki haçlılara bırakmak zorunda kaldık.

Tabii bizim deli oğlan yerinde durmayarak ben doğrularımda atarak Haçlı Seferi'nin Kuran orduların Peşine Düştü birçok zorluğa rağmen Kudüs'e girmeyi başardık. Unutmadan ilk Kudüs Haçlı ordusunda bulunuyordu. En parlak dönemi Melikşah önemi olmuştur Bir yandan da mengüçler ve saltuklular beyliklerine son verirken, bir yandan da Ermenilerin elinde bulunan kandelor Kalesine aldılar.

Eski Medeniyet; Asur


Asur, milattan önce 3000 yıllarında milattan önce 612 yılına kadar ilk olarak Asus şehrinde sonra Merkezi Asur şehri olmak üzere bütün Mezopotamya, Elam, Suriye ve hatta Mısır'da hüküm sürmüş bir devlettir. Asur tarihi eski, orta ve yeni asur çağları diye üçe ayrılır.

Eski Asur Çağı

Milattan önce 2100-1800 yılları arasında gösterilebilecek olan eski Asur çok ilk hükümdarı İlusumu bu devlete bağımsız hale getirmiştir. Kendisinden daha sonra gelen bağımsızlığını kuvvetlendiren memleket imal eden krallar olarak anılırlar. 1. Sargon ise devletin sınırlarını doğuya doğru çok gelişmiştir.
Bu dönemde krallar sürekli olarak savaşlarla uğraşmışlardır bu yıllarda Asur nasıl tarihin en yüksek devirde açılır İlk fırsatta Samaria'yı ele geçirerek İsrail Devleti'ni kesin olarak yıktı. Babil kralı birleşmeleri büyük bir güç kazandırdı.