ABDULLAH BİN ABBAS (radıyallahü anh)


Eshab-ı kiramın meşhurlarından. Resulullah efendimizin amcası Abbas’ın oğlu olup, tefsir, hadis, fıkıh ve diğer ilimlerde mütehassıs idi. İsmi, Abdullah bin Abbas bin Abdülmuttalib bin Haşim bin Abd-i Menaf el-Kureşi el-Haşimi’dir. Annesi Lübabe binti Haris Hilaliyye, Halid bin Velid’in teyzesi olup ilk müslüman olanlardandır. Babası hazret-i Abbas, önceden müslüman olduğu halde gizli tutup, Mekke’nin fethinde açıklamıştır.

Abdullah bin Abbas, hicretten birkaç sene önce Mekke’de doğdu. Doğduğunda, babası onu Resul-i ekreme götürdü. Peygamber efendimiz onu kucağına alıp, mübarek ağzına aldığı bir hurmayı damağına sürdü ve; “Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret” diyerek dua etti. Bu dua bereketiyle, ilimde çok yüksek derecelere ulaştı. Daha küçük yaşta iken, Resul-i ekrem efendimizin yanına giderdi. Teyzesi Meymune binti Haris (radıyallahü anha) Resulullah’ın zevcesi idi. Bu sebeple pek çok defa Peygamberimizin evine gidip gelmiş, bazı geceler orada kalmıştır. Resulullah’ın abdest suyunu hazırlar, birlikte namaz kılarlardı. Abdest almayı, namaz kılmayı, Resulullah’dan görerek öğrendi. Devamlı hizmeti sebebiyle, Resulullah’ın çok dua ve iltifatına kavuştu. Bir defasında Peygamber efendimiz, mübarek elini Abdullah ibni Abbas’ın başına koyarak şöyle dua etti: “Ya Rabbi! Bütün ilim ve hikmeti, bu başa ver. Onları te’vil ve tefsir edebilsin.” Bir başka gün de mübarek elini göğsü üzerine koyup; “Allah’ım! İnsanoğluna ihsan ettiğin her ilim ve her hikmet, bu güzel göğüste toplansın” buyurmuştur.

Peygamberimiz, Medine’ye hicret ettikten sonra, Abdullah ibni Abbas ailesi ile birlikte hicretin sekizinci senesine kadar Mekke’de kaldı. Mekke’nin fethinden önce Medine’ye hicret etti. Bu sıralarda henüz 11-12 yaşlarında bulunuyordu. Aklı, zekası, çabuk kavrayışlılığı ile dikkati çekiyor ve seviliyordu. Peygamber efendimiz zamanında, Kur’an-ı kerimin bir kısmını ezberlemişti. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem vefat ettiği sırada, İbn-i Abbas onüç veya ondört yaşında bulunuyordu. Bundan sonra Kur’an-ı kerimi tamamen ezberledi. Übey bin Ka’b ve Zeyd bin Sabit’e de (radıyallahü anhüma) ezberini arzedip, dinletti. Yine bu sırada Eshab-ı kiramın büyüklerinin meclisinde bulundu. Hazret-i Ömer’in sohbetlerine ve ilim meclisine devam edip, onun, Peygamberimizden sallallahü aleyhi ve sellem aldığı ilme, feyze ve marifetlere kavuştu. Abdullah bin Abbas, Hulefa-i raşidin (radıyallahü anhüm) devrinde fetvalar verdi.

Hazret-i Osman devrinde yapılan Afrikiyye (Tunus) seferine katıldı. Bu seferde, islam ordusu adına kendisine elçilik vazifesi verildi. Afrikiyye’de hükümdarlık eden Cercis ile görüştü. Cercis ve adamları onun aklını, zekasını, fikri kuvvetini ve ilmini görerek şaşırmışlardı. Hatta onların; “Bu, Arabların mütebahhir (en derin) alimidir” dedikleri variddir. Dönüşlerinde hazret-i Osman’ın emriyle, onun yerine hac emirliği yaptı. Bu vazifeden döndüğü zaman, Osman (radıyallahü anh) şehid edilmişti. Hazret-i Ali’nin halifeliği sırasında, Basra valiliğinde bulundu.

Sıffin’de hazret-i Ali’nin kumandanlarından olup, onun şehadetinden önce istifa ederek, Medine-i münevvere, Mekke ve sonra da Taife gidip, vefatına kadar burada kaldı. Abbasi halifeleri onun soyundandır.

Abdullah ibni Abbas (radıyallahü anh), Eshab-ı kiram arasında ilminin üstünlüğü ile tanınmıştır. Übey bin Ka’b onun hakkında; “O, bu ümmetin hıbridir yani alimidir. Ona akıl ve anlayış verilmiştir. Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, onun dinde fakih olması için dua etmiştir” buyurdu.

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh), Muhacir ve Ensar-ı kiramdan bir çoklarıyla görüşür, onlara Resulullah’ın gazaları ve inzal olan sureler hakkında sualler sorardı. İlminin çokluğu sebebiyle kendisine lakab olarak Bahr-ül-ilm yani ilim deryası denildi.

Çalışmaları, son derece muntazam ve belli bir plan dahilinde idi. Hangi gün ne iş yapacağını önceden tesbit eder ve onlara aynen riayet ederdi.

Dörd büyük halife ve diğer Eshab-ı kiramdan çok iltifat gördü. Bu iltifatlar karşısında asla halini değiştirmedi. Tevazudan hiç ayrılmadı. Çok methedildiği zaman; “Bana bu nimeti ihsan eden Allahü tealadır. Çünkü, Resulullah benim için dua etti” derdi. Abdullah ibni Abbas, bilhassa Kur’an-ı kerimin tefsiri ve ayet-i kerimelerin izahında yüksek bir ilme sahipti. Bu vasfından dolayı Tercüman-ül-Kur’an denilmiştir. Hazret-i Ömer, onu ilim meclisinde bulundurur ve daima ilme teşvik ederdi. Yaşının küçüklüğüne rağmen İbn-i Abbas’a hürmet eder, onunla istişarede bulunur, ilim ve irfanını takdir ve tebrik ederdi.

Abdullah bin Abbas, hazret-i Ömer’in kendisini üstün tutup, meclisinde bulundurması hakkında şöyle demektedir: “Ömer (radıyallahü anh), beni, Bedr harbine katılan Eshab-ı Bedr’in meclisinde bulundururdu. Onlardan bazıları hazret-i Ömer’e; “Niçin bu genci yanında bulunduruyorsun?” diye sual ettiklerinde; “Bu sizin bildiklerinizden değil” buyururdu.”

Ata (rahmetullahi aleyh); “İbn-i Abbas’ın ilim meclisinden daha üstün ve daha faydalı bir meclis görmedim. Alimler, salinler, şairler onun meclisine devam ederler, her biri ilme dolmuş ve doymuş olarak huzurundan ayrılırlardı” buyurdu.

Hazret-i Muaviye, İbn-i Abbas hakkında; “Ölü veya diri herkes, onun ilmine muhtaçtır” buyurmuştur.

İkrime (rahmetullahi aleyh); “En zor mes’eleleri halleden, hazret-i Ali; Kur’an-ı kerimi de en iyi bilen İbn-i Abbas’dı” buyurdu.

Eshab-ı kiramın meşhurlarından Ebu Hüreyre (radıyallahü anh) vefat ettiğinde, Zeyd bin Sabit (radıyallahü anh) şöyle buyurdu: “Bu ümmetin hibri yani alimi vefat etti. Ümid ederiz ki, Allahü teala ona İbn-i Abbas’ı halef kılar”

Abdullah bin Ömer (radıyallahü anh), kendisine mühim bir mes’ele soruldukta; “Bunu, İbn-i Abbas’a sorunuz. Çünkü o, Resulullah’a inzal buyrulanı, hayatta bulunanların en iyi bilenidir”, başka bir defasında da; “İbn-i Abbas, bizim en alimimizdir” buyurdu.

Abdullah bin Amr bin As da, İbn-i Abbas’ı medh ü sena ederek; “Sünneti ve Kur’an-ı kerimdeki ayet-i kerimelerin ihtiva ettiği hükümlerin inceliklerini, en iyi bilenimizdir” dedi. Hazret-i Aişe ve Ümmü Seleme (radıyallahü anha) validemiz de İbn-i Abbas’ı övdüler.

Ebü’l-Hasen Medayini onun hakkında; “İbn-i Abbas Basra’ya geldiği zaman, Arablar içinde; vakar, ilim, giyim, kemal ve güzellik bakımından ondan üstünü yoktu” demektedir.

İbn-i Abbas, fıkıh ilminin mühim bir bölümü olan feraiz ilminde (ölüden kalan malın nasıl dağıtılacağını gösteren ilim) çok mahirdi. Mu’az bin Cebel, Zeyd bin Sabit ve Abdullah bin Mes’ud (radıyallahü anhüm), İbn-i Abbas’ın bu ilimde pek ileri olduğunu bildirmişlerdir. Ubeydullah bin Abdullah, onun, feraiz ilminde seçkin bir zat olduğunu haber verdi.

Evzai; “İbn-i Abbas (radıyallahü anh), her gün beş yüz rekat namaz kılardı” buyurdu.

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh), devrinin ilim, irfan ve fazilet bakımından önde gelenlerindendi. İlimde canlı bir kütüphane olup, bütün ilimleri kendisinde toplamış; Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh, edebiyat ve sahabenin ihtilaf ettiği konularda ve diğer ilim dallarında mütehassıs olmuştu. Kur’an-ı kerimle ilgili ilmini, isteyen ve soranlara öğretirdi. Kur’an-ı kerim ayetlerinin toplanmasında ve neşrinde büyük hizmeti olmuştur.

İbn-i Abbas, tefsir ilminde önde gelip müfessirlerin şahı idi. İbn-i Mes’ud (radıyallahü anh) onun hakkında; “O, sultan-ül-müfessirindir. Kur’an-ı kerimin tefsir ve te’vilinde kudret sahibi idi. Ayet-i kerimelerin geliş sebeplerini çok iyi bilir, nasih ve mensuhu anlardı. Devrinin büyükleri tarafından çok medh ü sena edildi. Tabiinden Şakik, bir hac mevsiminde İbn-i Abbas’ın bir hutbesini dinlemişti. İbn-i Abbas, Nur suresinin tefsirini yapmıştı. Şakik buna hayran olup; “Bu tefsirin kadri yüksektir. Eğer mecusiler, Rumlar bunu duysalardı, hepsi müslüman olurdu” demiştir, islam alimleri, tefsir kitaplarını onun rivayetleriyle süslediler.”

Abdullah bin Abbas’ın, müstakil bir tefsir kitabı yoktur. Fakat tefsire dair muhtelif rivayetleri vardır.

Abdullah bin Abbas’ın (radıyallahü anh) nakledilegelen rivayetlerinden bir kısmını Firuzabadi, “Tenvir-ül-Mikbas min Tefsir-i İbn-i Abbas” adlı bir kitapta toplamıştır. Onun tefsire dair rivayetleri çeşitli yollarla nakledilmiştir. Bunlardan en meşhurları şunlardır:

1-Said bin Cübeyr tariki, 2-Mücahid bin Cebr tariki, 3-İkrime (Mevla ibn-i Abbas) tariki, 4-Ali bin Ebi Talha el-Haşimi tariki, 5-Kays tariki, (Bu zat Ata bin es-Saib’den, o da Sa’id bin Cübeyr’den, o da Abdullah bin Abbas’dan rivayet etmiştir. Bu tarik, İmam-ı Buhari ve İmam-ı Müslim’in şartlarına uygun olup, sahihtir.), 6-Ebu İshak tariki, 7-Dahhak tariki.

İbn-i Abbas hazretlerinin ders halkası çok genişti, ilim ve irfan öğrenmek için dört bir taraftan gelenler vardı. İbn-i Abbas, derslerinde herkesi tatmin eden açıklamalarda bulunur, gelenler doymuş olarak giderdi. Dini ilimlerden başka o ilim meclisinde; lisan, şiir, edebiyat, tahrir konuları da mevzubahs olurdu. İbn-i Abbas hazretleri, namazlardan sonraki konuşmalarında ise, talim terbiye üzerinde dururdu. Seyahatlerde bulunduğu zamanlarda da Allahü tealanın emir ve yasaklarını insanlara bildirir, vaz ve irşad ile meşgul olurdu. Arabca bilmeyen müslümanlara tercümanlar vasıtasıyla vaz ve nasihat ederdi.

İbn-i Abbas hazretlerinin verdiği fetvalar, fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir. Halife Me’mun zamanında toplatılan fetvaları, yirmi cildi bulmakta idi.

Sorulan mes’elelere cevap verirken, önce Kur’an-ı kerime, sonra hadis-i şeriflere bakar, açıkça bulamazsa, hazret-i Ebu Bekrin, sonra hazret-i Ömer’in o hususta verdikleri hükümleri araştırırdı. Bunlarda da bulamazsa, kendi içtihadıyla cevap verirdi. Kendisine havale edilen mes’elelere gayet açık ve isabetli cevaplar vermesiyle meşhur oldu. Bu sebeple müşkillerini sormak üzere kendisine çok sayıda müracat eden oluyordu. Sual sormak için gelenlerin çok kalabalık olması sebebiyle, gelenleri ellişer kişilik gruplar halinde yanına alıp, suallerine cevap verirdi.

Ebu Salih (rahmetullahi aleyh) anlatır: “İnsanlar mes’elelerini sormak için Abdullah bin Abbas’ın evi önünde toplanmışlardı. Yol, insanla dolup taşmıştı. Kimsenin gelip geçmesi mümkün değildi. Huzuruna girip, kapı önündeki durumlarını haber verdim. Bana, su getirmemi söyledi. Getirince, abdest aldı ve; “Şimdi çık ve dışardakilere söyle. Onlardan, Kur’an-ı kerim ve kıraat ilmine dair soru sormak isteyenler gelsinler” buyurdu. Dışarı çıkıp söyledim. O hususta mes’elesi olanlar içeri girdiler. Ev doldu. Müşkillerini sordular ve cevaplarını fazlasıyla alıp dışarı çıktılar. Sonra tekrar; “Şimdi tefsir ve te’vil hususunda bilgi edinmek isteyenler gelsin” buyurdu. Söyledim. İçeri girdiler. Onlar da evin odalarını doldurdular. Onların da sorularını fazlasıyla cevaplandırdı. Doymuş olarak çıktılar. Arkasından; “Haram, helal ve fıkıhtan mes’elesi olanlar gelsinler” buyurdu. Haber verdim, onlar da içeri girdiler. Evde yine boş yer kalmadı. Gelenler de haram, helal ve fıkhi mevzularda çeşitli sualler sordular. Onlara da çok güzel cevaplar verdi. “Dışarıda kardeşleriniz bekliyor” buyurdu. Gelenler dışarı çıktılar. “Feraiz mes’elesi ne dair sualleri olanlar girsinler” buyurdu. Onlar gelip evi doldurdular. Cevaplarını alıp çıktılar. Sonra; “Lügat ilminden ve edebiyattan sormak isteyenler girsinler” buyurdu. Onlar da gelip suallerini sorup cevaplarını aldılar.” Ebu Salih der ki: “Kureyş, Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh) ile ne kadar iftihar etse azdır. İnsanlardan hiç kimsenin kapısında, böyle toplandıklarını görmedim.”

İbn-i Abbas, hadis ilminde bir derya idi. 2660 civarında hadis-i şerif rivayet etti. Hadis-i şerifleri tedkik ve araştırma ile öğrenirdi.

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh), çok alim yetiştirmiştir. Ondan ilim öğrenen ve hadis-i şerif rivayet eden pek çok alimden, bir kısmı şunlardır: Kendi oğulları Muhammed bin Abdullah, Ali bin Abdullah, kardeşlerinin oğullar) Abdullah bin Ubeydullah, Abdullah bin Ma’bed, Abdullah bin Ömer, Şa’be bin Hakem, Merved bin Mahreme, Ebü’t-Tufeyl, Ebu Ümame bin Sehl, Sa’id bin Müseyyeb, Mücahid bin Oebr, Ata bin Ebi Rebah ve diğerleri.

Abdullah bin Abbas hazretleri, Peygamberimizden bizzat işiterek hadis-i şerif rivayet etmiştir. Ayrıca, babası hazret-i Abbas’dan, annesinden, Ebu Bekr, Ömer, Osman, Ali, Abdurrahman bin Avf, Mu’az bin Cebel, Ebu Zer Gıfari ve diğer bir çok sahabiden radıyallahü anhüm hadis-i şerif rivayet etmiştir. Rivayetleri Kütüb’üs-Sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almaktadır.

Abdullah bin Abbas, ömrünün son günlerinde 7-8 gün hasta yattıktan sonra, 687 (H. 68) senesinde Taif’de vefat etti. Cenaze namazını, hazret-i Ali’nin oğlu Muhammed bin el-hanefiyye (rahmetullahi aleyh) kıldırdı ve; “Bugün, bu ümmetin en alimi vefat etti” buyurdu. Onun vefatı müslümanları çok üzdü.

Uzun boylu, güzel beyaz yüzlü, iri vücutlu bir zat içli. Sakalını kına ile boyardı. Çok ağlaması sebebiyle, yanaklarında, göz yaşlarının bıraktığı izler görünürdü, ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. Bunun için şu beyti söylemişti:

Allah, gözlerimden görme nurunu aldıysa,
Dilimde ve kalbimde o nur devam ediyor. 

Abdullah bin Abbas (radıyallahü anh) buyurdular ki:

“Dağlar dahi birbirine karşı azsa, azgın cezasını bulacaktır.”

“İçinde haram olanın, yani haram yiyenin namazını, Allahü teala kabul etmez.”

“Benim için gecenin az bir vaktini ilme ayırmak, bütün geceyi ibadetle geçirmekten daha sevimlidir.”

“İnsanlara hayrı öğretenler için, denizdeki balıklara varıncaya kadar her şey, Allahü tealadan mağfiret diler.”

“Resulullah efendimiz misvak kullanmak hususunda bize öyle emirler verirdi ki, bu hususta bir ayet nazil olacağını zannederdik.”

“Her binanın bir temeli vardır. İslam binasının temeli de güzel ahlaktır.”

“Zengine ikram edip, fakire ihanet eden mel’undur.”

“Kıyamet günü Cennet’e ilk davet edilecek olanlar, her halükarda Allahü tealaya hamd edenlerdir.”

“Ey çok günah işleyen! Yaptığın işin şerli sonucu seni bekliyor, emin olma. Gülmektesin, ama başına neler geleceğini anlamıyorsun. Bu halin, günahların en büyüğüdür. Bir hatalı işde başarı kazanır, sevinirsin. Bu sevinmen, yaptığın hatadan daha büyüktür. İşleyeceğin yanlış bir işin fırsatını kaçırınca, üzülürsün. Halbuki bu, o hatadan daha tehlikelidir. Sen hatadasın. Allahü teala, seni daima görmektedir. Bu görüş, kalbini titretmez. Bu halin, yaptığın hatadan daha fenadır.”

“Sabır üç çeşittir. Birincisi, farzların yapılmasında güçlüklere sabretmek.

Bunun sevabı üç yüz derecedir. İkincisi haramlardan ve yasak edilen şeylerden sakınma hususunda sabır. Bunun altı yüz derece sevabı vardır. Üçüncüsü, ilk sarsıntıda, musibetin ilk geldiği anda gösterilen sabırdır. Bunun da fazileti dokuz yüz derecedir.

Mücahid bin Cebr (radıyallahü anh), Abdullah bin Abbas’ın (radıyallahü anh) şöyle buyurduğunu nakleder: “Beş hafif şey var ki, bunlar eğerlenmiş ve binmek için bekletilen bir Arab atından (en kıymetli şeyden) benim için daha sevimlidir.”

0 yorum:

Yorum Gönder