İnsanlığın Varoluşu ve İlk İnsanlar


İnsanlığın varoluşu hakkında muhtelif tez ve teoriler sunulmaktadır. Evrim teorisi, tüm canlıların suda oluşan bir bakteri hücresinden, insanlığında bu hücrenin evrim süreci içerisindeki gelişiminden türediğini tez olarak sunmaktadır. İslam dini ise insanlığın Adem ve Havva’nın yaradılışıyla türediğini tebliğ etmektedir. Buna mukabil Kur-an’ı  Kerim’de Mü’minun suresi 12-14. Ayetlerinde “Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık” ifadesi mevcuttur. Kimi din alimleri bu ayetin evrim teorisiyle uyuştuğunu ifade etse de bu konudaki  görüş şahsa münhasırdır.


Elbette biz insanlığın varoluşu konusunda görüşü kişilere bırakacağız. İnsanlığın varoluşuyla birlikte başlayan Tarih sürecini inceleyerek , insanoğlunun etnik geçmişlerini özetleyeceğiz.


İlk Canlının Ortaya Çıkışı (3.7 Milyar Yıl)

Günümüzün gelişmiş teknikleri ve bu tekniklere dayalı teorilerle ortaya sunulan teze göre 15 Milyar yıl önce meydana gelen büyük patlamayla (Bing Bang) evren oluşmuş, 5 Milyar yıl önce dünya kütlesi meydana gelmiş, 3.7 Milyar yıl öncede Dünya üzerindeki ilk protein ortaya çıkarak ilk canlı hücresi oluşmuştur. En azından günümüz imkanlarıyla ulaşılabilen en kabul edilebilir bulgu bu doğrultudadır.

İlerleyen yüzbinlerce yılda, dünyanın ısı ve su dengesinin ortaya çıkarttığı müsait tabiatla ilk canlılar vücut bularak dünyanın ilk sakinleri haline geldiler. 1800’lü yıllardan itibaren yapılan çalışmalarla gün yüzüne çıkartılan Paleontolojik (Fosil bilimi) araştırmalar, milyonlarca yıl önce varolan canlılara ait önemli bilgilere ulaşabildiler. Ve anladık ki bizden milyonlarca yıl önce büyük kütleli, devasa etobur ve otobur canlılar dünyanın bizden önceki ev sahipleriydi.

Günümüzden 3.7 Milyar yıl önce ortaya çıkan canlılık ve yine zaman içerisinde ortaya çıkan canlı türleri 2.500.000 yıl önce meydana gelen büyük buzul çağıyla önemli ölçüde azaldı ve kimi türler tamamen yok oldu. Bu buzul çağı, milyonlarca yıl devam ederek yeryüzündeki canlıların varlıklarının gelişiminde ve çeşitliliğinde önemli ölçüde engelleyici rol oynadı. Hem canlı türlerinin çok kısıtlı olduğu, hem de soğuk hava koşullarının ipuçları bırakılmasına imkan vermediği bu süre zarfına ait bilgilerimiz oldukça kısıtlı.

2.500.000 yıl önce başlayan Büyük Buzul Çağı ile soğuyan yerküre, ancak 200.000 bin yıl kadar önce ısınmaya başlayarak canlı türlerine daha geniş yaşam imkanları sağlamaya başladı. Bu süreye kadar kısıtlı şartlarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan canlı türleri ancak 200.000’li yıllardan sonra çoğalmaya ve yayılmaya başlayabildiler.

Buzul çağının tamamen son bulması ve yer kürenin buzul çağının etkisinden tamamen çıkması ancak 10.000 li yıllarda mümkün olmuştur.


İlk İnsanın Ortaya Çıkışı (M.ö. 200.000 li yıllar)

İlk insanın ortaya çıkışı. Açıkçası günümüz için halen bir bilinmeyen ve gizemli bir olgu.  Evrenin varoluşunu, yerküre üzerindeki ilk canlının ortaya çıkışını, milyonlarca yıl önce yaşanmış buzul çağlarını ve canlı türlerini keşfedebilen bilim dünyası henüz İnsanlığın Varoluşu ile ilgili bilinmeyeni tam anlamıyla çözebilmiş değil.

Bilinmeyenlerle dolu bu gizemli varoluş süreci ancak kısıtlı teorilerle açıklanabiliyor. Üstelik sunulan teoriler temel dayanaklarında bile birbirleriyle çatışıyor. İnsanlığın ortaya çıkışı ile ilgili bilinmeyene yolculuğumuzda, bilim dünyasının ortaya çıkarttığı tezleri incelemek ve mantıklı olana itibar etmekle yetineceğiz.

Bilim dünyası, insanlığın kökeni Cromagnon (Kro Magnum) ve Neandertaller dir der. Tam olarak insan olmayan bu tür, insanın atası ve evrim teorisindeki insanla maymun arası bir geçiş evresi olarak değerlendiriliyor. Varoluşları 500 Bin yıl öncesine dayandırılan bu türler, tam olarak insan sayılmamakla birlikte hayvan olarak da nitelendirilmiyor. Konuşmayan, yazmayan, bunun yanında aklıyla hareket eden bu türler, zaman içerisinde insana dönüşerek yeryüzüne dağılmış olduğu ve buzul çağının ortadan kalkmasıyla evrimini tamamladığı kabul edilir.

Evrim teorisinin sunduğu bu teze göre modern insanın atası olan Cromagnon, 500 Bin – 200 Bin yılları arasında varolmuş, 200 Bin’li yıllardan sonra Homo Sapiens’e dönüşmeye başlamış ve günümüz insanı ortaya çıkmıştır. Halen pek çok bilimsel çevre bu teze itibar ediyor, bunun yanında hem tezi destekleyen hem de karşı çıkan çevrelerce bu teze tezat düşen bulgular üzerinde münakaşaya devam ediliyor.

Özetleyecek olursak Bilim dünyası bu konuda kararsız. En azından tartışmasız bir karara varabilmiş değil. Peki kutsal kitaplardan edinebileceğimiz bilgiler nelerdir? Bu noktada Bilim ile Din’i çatıştırma yada kıyaslama yapmayacağız. Hem Bilimden hem de Din’i ilimden elde edeceğimiz bulgularla mantık yürüteceğiz.

Kutsal kitaplar, özellikle de Kur-an’ı Kerim, şüphesiz hem dünya hem insan ile ilgili pek çok bilgi ve bulgu sunuyor. Bilimin, bilginin ve tarih bilincinin çok kısıtlı olduğu bu dönemlerde, Kur-an’ı Kerim’in hem dünyanın hem dünya üzerinde yaşayan canlılar hakkında pek çok bilimsel bulgu sunuyor olması hepimiz için şaşırtıcı ve ibret verici kabul edilir. Atmosferin katmanlarını, hücrenin yapısını, evrenin tasarımını ve henüz yakın zamanlarda ulaşabildiğimiz bilimsel verilere, günümüzden 1400 yıl önce “Anlayabileceğimiz bir dille” bize sunulmuş olması, insanlığın varoluşu ile ilgili ipuçlarını araştırırken de faydalı olabilecek bilgilere sahip olabileceğini düşündürüyor.

Kur-an ve tahrife uğramış olsa bile İncil ve Tevrat,bize  insanlığın varoluşu hakkında belli noktalarda net bilgiler veriyor. Kur-an, insanın bir “çamurdan bir hülasadan” yaratıldığını ifade ediyor. Bu ifade de hülasa, cümle içindeki anlamı itibariyle süzülmüş, özetlenmiş, kaynak olarak kullanılmış gibi anlamlarla ifade ediliyor. Tefsirlerden yorumlayabildiğimiz kadarıyla İnsanoğlunun, bir çamurun içerisindeki ilahi bir kıvılcımla ortaya çıktığı anlaşılıyor. Evrim teorisinin bu konu hakkındaki tezi, canlı türlerini oluşturan ilk hücrenin su ile toprağın birleştiği bir noktada oluşan bir hücreden meydana geldiğini, bu hücrenin denizde canlı türlerinin oluşumunu sağladığını, sonrasında canlıların sudan çıkarak diğer türleri oluşturduğunu savunur. Bu bakış açısı kimi din adamlarının Evrim teorisi ile Kuran’ın örtüştüğünü, aynı oluşumu anlattığını savunur. Nitekim, Kur-an, maddi ve şekil olarak bir tarifte bulunmadığından, belirtilen bu ipucunun şekil olarak anlaşılması pek mümkün olmamaktadır. Zira din kitaplarına biyoloji yada benzeri bir konsantre bilim kitabı olarak bakmak yanlış olacaktır. Elbette Kur-an bize anlayabileceğimiz nispette bir özet bilgi veriyor. Biz bu bilgiyi ipucu olarak kullanıp merakımızı gidermeye çalışacağız.

Hem bilimin, hem Kur-an’ın bize sunduğu ipuçlarıyla elde ettiğimiz bulgu, çok net olmamakla birlikte kaynak olarak kullanabileceğimiz bir ortak sonuç ortaya koyuyor. İlk insanın tek bir noktada oluştuğu, bu insanın çoğalarak diğer insan topluluklarına temel teşkil ettiği kabul edilebilir bir gerçek. Paleontolojik çalışmalarda elde edilen ilk insanlara ait bilgiler, günümüzden 100 Bin yıl öncesine ait. Yani ulaşabildiğimiz en eski insan toplulukları bizden 100 Bin yıl önce yaşamıştır diyebiliriz.

İlk insanın ortaya çıktığı bölge halen tartışma konusu. Bu konuda bilim çevreleri, yine elde edilen paleontolojik çalışmalarla insana ait en eski buluntuların Güney Afrika’da olduğunu belirtiyor. Diğer bölgelerde var olduklarına ait fosil bulguları bulunmamış olsa da Güney Afrika’ya sonradan göç etmiş olduklarını kabul etsek bile, buzul çağının etkisi altında bulunan kuzey bölgelerinde yaşam şartlarının zorluğu, diğer insanların yok olmuş olabileceğine yada sayılarının azlığı nedeniyle varlıklarının insanoğlunun göç hareketleriyle oluşan popülasyona bir katkı sağlamadığı görüşü daha ağır basıyor. Bu noktada karşımıza iki olasılık çıkıyor. İnsanoğlu ya Asya’da ortaya çıktı, bir bölümü Afrika’ya göç etti ve buradan Dünya’ya yayıldı ya da zaten Afrika’da ortaya çıkmıştı.

Sonuca varacak olursak, insanoğlu günümüzden 100 Bin yıl önce ortaya çıkarak Afrika’dan Kızıldeniz’i geçerek Arap yarımadasına, oradan da tüm dünyaya yayıldılar. Buzul çağının halen devam ettiği bu dönemde sayılarının birkaçbin’i geçmediği düşünülen ilk insanlar, yaşam imkanlarının daha geniş olduğu bölgelere göç etmiş, sayıca çoğalarak toplumları, milletleri ve kültürleri ortaya çıkartmışlardır.



Paleotik Çağ (M.Ö. 100.000 / M.Ö. 10.000)

İnsanoğlunun dünyayı mesken edindiği, farklı coğrafyalara yayıldığı ve Dünya toplumlarının temel unsurlarını oluşturduğu Paleotik dönem, yazılı kayıtların olmayışı ve sert iklim koşullarının ortaya çıkarttığı zorluklar nedeniyle yeteri kadar aydınlatılamıyor. Bu nedenden ötürü Tarihçiler bu döneme karanlık ve kayıtsız tarih adını veriliyor. On binlerce yıldan oluşan bu tarih dilimi, insanlığın temellerinin atıldığı bir dönem olmasının yanında en bilinmeyenli dönem unvanını da fazlasıyla hak ediyor.

İki buçuk milyon yıl önce başlayıp, 600 bin yıl önce zirve noktasına ulaşan buzul çağı, 100 Bin yıl önce ısınmaya başlamış ve nihayetinde 10 Bin yıl önce tamamen sona ermişti. Sert iklim değişiklikleri nedeniyle insanoğlunun yayılıp çoğalmasına engel olan buzullarla dolu kuzey coğrafyası, insanoğluyla birlikte diğer canlılarında çoğunu Afrika steplerine hapsetmişti. Doğa koşullarıyla birlikte vahşi ve yırtıcı hayvanlarla da mücadele etmek zorunda olan insanoğlu, zorlu yaşam mücadelesini sürdürdüğü coğrafyada uzun süredir varlığını sürdürmekteydi.

Paleotik çağı yaşayan ilk insanlar gırtlak sesleriyle konuşarak anlaşabiliyordu. Birbirleriyle iletişim kurabilen, plan yapabilen, küçük topluluklar halinde hareket edebilen bu insanlar henüz sayıları çok azken kabile düzeni sayılamayacak küçük topluluklar halinde mağara ve doğal zorluklardan korunaklı bölgelerde bir arada yaşamaktaydılar. Sayıları ancak binlerle ifade edilen bu topluluk, zaman içerisinde doğal imkanlardan daha fazla faydalanmak amacıyla kuzey bölgelerine doğru hareket etmeye başladılar. İlk insanlar ilk kez ayrılıyor ve bölünüyordu. Zira aynı coğrafyada sıkışarak yaşamak, kısıtlı doğal imkanları paylaşmakta zorluklara neden oluyordu.

Biyolojik olarak tam anlamıyla birbirlerine benzeyen bu topluluk, ilerleyen zaman dilimlerinde küçük hareketlerle kuzey bölgelerine doğru ilerlemeye başladılar. Bu ilerleme yaklaşık olarak 30 bin yıl kadar devam etti. Halen kuzey bölgeleri ağır buzul ikliminden tamamen kurtulabilmiş değildi. Bunun yanında Güney Afrika ılıman ve yağmurlu iklimine sahipti. Kuzeye doğru gerçekleşen bu ilk göç hareketi 70 Binli yıllara kadar sürdü. Kuzey bölgeleri buzul çağının etkisinde, güney bölgeleri ise ılıman ve yağmurlu iklime sahipti ancak Afrikanın kuzey bölgesi Çöl halindeydi. Ağır karasal iklim, bu topluluğun kuzeye doğru göçünü imkansız hale getirmişti. Göç hareketinin, denize paralel olarak Afrikanın doğusundan yukarı doğru ilerleyişi Kızıl Deniz sahillerinde son buldu. Kavurucu çöl sıcaklarıyla baş edemeyecek olan bu ilk ilkel insanlar, kendilerine çıkış yolu olarak Arap yarım adasını buldular. Arap yarım adası ile Afrika kıtaları arasındaki en yakın nokta, bugün Cibuti olarak anılan Afrika ülkesi ile Yemen arasında bulunan, Aden körfezi ile Kızıl Denizi ayıran darboğaz alandır. Bu alan, günümüzde yaklaşık olarak 30 Km. civarında bir mesafede bulunur. 70 Bin yıl önce halen devam eden buzul çağının etkisiyle suların daha sığ olduğunu düşünecek olursak, tahminlere göre bu mesafe birkaç kilometre kadardı ve çok daha sığdı. İlk Afrikalı insanlar, bu sığ deniz geçidinden geçerek, Kızıl Deniz’i aşıp yeni bir Kıtaya ayak basmış oldular. Paleotik Çağ’daki dönüm noktası olan bu göç hareketi, Afrikalı ilk insanların Dünyaya yayılmasında kilometre taşı kabul edilir.

İnsanoğlu için yeni bir dönem başladı. 70 Bin yıl önce gerçekleşen bu göç hareketi ile ilk insanların bir bölümü Afrika’da kalmış, göç hareketine girişen diğer bölümü Arap yarım adasına ayak basmıştır. Yapılan araştırmalar, Afrika’nın kuzeyinde olduğu gibi Arap yarım adasının güneyinde de ağır çöl ikliminin bulunduğunu ortaya koyuyor. Arap Yarım adası, bugün olduğu gibi bundan 70 Bin yıl önce de Çöl iklimine sahipti. Bu konu üzerinde uzun süre çalışmalar yapan Paleontologlar, tutarlı bir dayanak bulunamayan bu tezden vazgeçmeyi bile düşündüler. Ancak yakın zamanda yapılan araştırmalar çok ilginç sonuçlar ortaya çıkarttı. Göç hareketinin gerçekleştiği bölgede yapılan kazı çalışmaları, bu bölgelerde küçük tatlı su kaynakları olduğunu ortaya çıkarttı. Üstelik bu bölgelerden göç eden topluluklara ait kalıntılara da ulaştılar. Böylelikle ilk insanların Afrikadan Arap yarımadasına çıktığı kesin olarak tespit edilmiş oldu.

Arap yarım adasının güneyinden, bugünkü yemen sahillerinden devam eden göç hareketi, kuzeydeki çöl iklimine rağmen sahil boyunca seyrekte olsa bulunabilen tatlı su kaynakları ile mümkün olabildi. Yemen sahilleri boyunca ilerleyen topluluklar, ağır çöl ikliminin hakim olduğu coğrafyada tam anlamıyla bir vaha ile karşılaştılar. Bugün Dahar Vadisi olarak anılan bölge, bundan 70 Bin yıl önce, Arap denizindeki hava akımları sonucu oluşan küçük çaplı bir iklimin etkisindeydi. Etrafı çöllerle kaplı olan bu bölge, muson rüzgarlarının ortaya çıkarttığı küçük çaplı iklimin etkisiyle bolca yağmur alıyordu. Etrafı çöl iklimiyle çevrili olan vadi, aldığı yağmurların etkisiyle geniş bitki ve hayvan çeşitliliği ile yaşam için fevkalade ideal bir bölge oluşturmuştu. İlk insanlar, daha önce karşılaşmadıkları bu fevkalade çeşitlilikteki bölgeye yerleşerek ve doğal kaynakların sağladığı imkanlarla bu bölgeyi uzun süre mesken tutarak hızla çoğaldılar. Öyleki bulundukları bölgeyi dolduran insanlar, zaman içerisinde göç etme ihtiyacı hissederek arap yarım adasının sahillerinden doğuya doğru yeni göç hareketleri başlattılar.

İlk insanın dünyaya yayılışını bu noktaya kadar adım adım takip edebildik. Afrika’da ortaya çıkan ilk insan toplulukları önce kuzeye, sonra Arap yarım adasına çıktılar, Yemen sahilleri boyunca ilerleyerek Dahar Vadisine ulaştılar. Yaşanabilir tabiatın etkisiyle hızla çoğalarak sayıları artan bu insan toplulukları için artık belirli bir güzergah olmayacaktır. Arap yarım adasının güneyinden sahil boyunca devam eden göç hareketiyle önce Asya’ya, sonra dünyanın pek çok farklı bölgesine dağınık şekilde göç hareketleri başlatan ilk insanlar, hızla çoğalmaya ve yayılmaya başladılar. Böylece Yerküre, İnsanoğlu ile tanıştı.

Farklı coğrafyaların, farklı iklim koşullarının, farklı güneş ışın açılarının, topraktaki farklı radyoaktivitelerin tesiriyle genetik olarak farklılaşan İnsan toplulukları, dağıldıkları coğrafyalarda kendilerine has genetik ve fiziki görünümlere ayrılmış ve insanlığın temelini teşkil eden ilk etnik unsurları ortaya çıkartmış oldular. İlk dönemlerinde gırtlak sesleriyle anlaşan insanlar, çoğalarak iletişim kurmaya başlamış, gırtlak seslerinden dil ve dudak seslerine geçerek dilleri oluşturdular. Bu lisanlar topluluklar arasındaki mesafelerin etkisiyle ayrı ayrı geliştiği için ayrı ayrı diller meydana gelmiş oldu. Dilleri ayrılan insanlar, haliyle iletişim güçlükleri sebebiyle ayrışarak etnik unsurlar haline geldiler. Sayıları hızla artan insanoğlu, uzun süre bir arada yaşayarak kendi yaşayış tarzlarını ve kendi kültürlerini oluşturdular.
Kaynak

300 Saniyede Türk Tarihine Yolculuk



Bu kez sadece 300 saniye içerisinde Türk Tarihi hakkında en çok merak edilenleri sizler için derleyerek zamanda yolculuk yapacağız. Türk tarihi, o kadar geniş bir döneme hükmediyor ki tarihçiler bile kilitlenip kalıyor. Türk tarihinin 10.000 yıl kadar olduğu da ileri sürülmektedir.

Aslında Türk tarihi demek dünya tarihi demiş oluruz. "Türk Tarihi" Tarih biliminin en derin, en yoksun, en politik tarihi olma özelliğini taşır. Bilinenin çok aksine birkaç yüzyıldan ibaret düşünülen Türk Tarihi, gün yüzüne çıkan araştırmalarla artık Dünya Tarihi'nin yeniden yazılmasını zorunlu hale getirmiştir ve yeniden çalışmalar başlatılmasına neden olmuştur. 

Atatürk Ve Amerikalı Çocuğun Duygu Yüklü Mektuplaşması

Curtis Lafrance adında 10 yaşında Amerikalı bir çocuk, Cumhuriyetin ilan edildiği 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk'e bir mektup yazar ve sonrasında olaylar gelişir.

1923 yılının ekim ayında bir gün yaveri, elinde bir zarfla Atatürk'ün odasına girer: "paşam, bir mektubunuz var. Amerika'dan!" isme bakan Atatürk, ismi tanıyamaz. mektubun curtis lafrance isminde birinden geldiğini gören Atatürk, merakla mektubu okumaya başlar:

"sayın efendim, ben on yaşında Amerikalı bir çocuğum. Türkiye'ye ve yeni hükumetine büyük bir ilgi duyuyorum. siz ve bayan kemal hakkında bir röportaj okudum. Türkiye hakkında bir defterim var ve şimdiden siz ve bayan kemal hakkında birçok yazı ve resim topladım. lütfen Amerikalı bir çocuğa, bir küçük not ve bir imzalı fotoğrafınızı gönderin. bir gün, Türkiye'yi görebileceğimi umut ediyorum. saygılarımla, curtis lafrance."mektubu okuyan Atatürk bir hayli duygulanır ve hemen sonrasında "türkiye cumhuriyeti başkanlığı, özel" başlıklı bir kağıt alır ve başka bir cumhurbaşkanına yazarmışçasına ciddi bir üslupla amerikalı çocuğun mektubunu yanıtlar:

"bay curtis lafrance, mektubunuzu aldım. türk yurdu hakkındaki ilgi ve iyi dileklerinize teşekkür ederim. isteğiniz üzere bir fotoğrafımı gönderiyorum. Amerika'nın zeki ve çalışkan çocuklarına biricik öğüdüm; Türkler hakkında her işittiklerine gerçekmiş gibi bakmayıp, kanılarını bilimsel ve esaslı incelemelere dayandırmaya önem vermelidir. başarılar ve mutluluklar dilerim, Türkiye reisicumhuru Gazi Mustafa kemal. mektup, İngilizceye çevrilerek aslıyla curtis lafrance'a yollanır.
Kaynak
Define Forumu 

Çekoslovakya 1968 Prag Baharı Dönemi


Tarih; 20 ağustos 1968 Prag'daki ruzyne hava alanına uçuş planında olmayan sivil bir sovyet uçağı indi. bunu bir saat sonra ikincisi izledi. bu hava alanında alışıldık bir durum olduğundan, gece yarısını geçene kadar etrafta dolaşan sivil giyimli kişiler dikkat çekmedi. bundan sonra ise alana yeni iniş yapan iki sovyet uçağından çıkan silahlı askerler kısa sürede hava alanını ele geçirdiler. bir buçuk saat sonra da arka akaya inen uçaklardan zırhlı araçlar ve askerler indirilmeye başlandı. hava alanı boşaltıldı. personel, turistler ve yolculuk için bekleyenler şehre gönderildi. bundan çok önce, gece saat 23:00'da ise 5 ülkenin askeri birlikleri çekoslovak sınırını geçmişti. Prag garnizonu alarma geçmiş, ancak bir direniş emri almamıştı. 23:40'da başbakan işgali resmi olarak doğruladı. hava alanı güvenlik şefi albay elias ve bazı görevliler öncesinden işgalden haberdardı. onlar ve bürokrasinin diğer işbirlikçileri birer hain olarak tarihte hak ettikleri sıfatla anılmaktadır.

Gece saat 01:00'da parti merkez komitesi radyodan olayı kınayan, ancak silaha başvurulmamasını isteyen bir bildiri yayınladı. bildirinin daha ilk cümlesinde orta dalga vericisi kapatılarak yayın durduruldu (merkezi haberleşme idaresi müdürü karel hoffman da işbirlikçilerdendi). işgal radyosu doğu almanya üzerinden yayın yapmaya başladı. 03:00'da hükumet binaları işgal edildi ve başbakan oldřich cerník tutuklandı. 04:00'da komünist parti merkez komite binası sarıldı ve sonraki bir saat içinde işgal edildi. uçaklardan şehre işgal güçlerinin bildirisi dağıtıldı. bu bildiride işgalciler sosyalizme bağlı liderlerden gelen yardım ricasına karşılık verdiklerini iddia etmekteydiler.

04:30'da prag radyosu düzenli sabah yayınına yeniden başladı

bu aynı zamanda ülkedeki protesto ve eylemlerin de başlangıcıdır. radyo işgal güçlerine ve birkaç kez de sovyet askerlerince müdahaleye ve işgale uğramasına, tanklardan binaya açılan ateşe rağmen iki hafta boyunca bağımsız yayın yapmaya devam etti. binlerce kişi canlı kalkan olarak radyo binasının çevresini sardı. çatışma olmamasını ve barikat kurulmamasını istemesine rağmen, işgali kabul edilemez olarak duyurdu ve pasif direniş çağrısı yaptı. bu noktada partinin kararsızlığı etkili oldu. reformlara ve özgürlükçü gelişmelere rağmen bürokrasi kökenli yapısı değişmeyen partinin yönetici kadroları, en başından beri sorunun uluslararası kamuoyunun desteğiyle çözebileceği fikriyle ve can kaybını en aza indirmek amacıyla hareket ettiler. nitekim bu ana kadar kimse ölmemişti.



21 ağustos sabahı ilk barikatlar kuruldu küçük çatışma haberleri gelmeye başladı. yolların kapalı olması sebebiyle yiyecek sıkıntısı başladı. kısa sürede ayaklanma sivil itaatsızlık eylemleriyle tüm ülkeyi sardı. büyük askeri başarı, devasa bir siyasi başarısızlık tarafından takip edilmekteydi. sovyetlerin içeride yönetim kurdurmayı planladığı işbirlikçiler (ihanetin doğal bir sonucu olarak) halkın tepkisinden duydukları korkuyla çekingen davranmaya başladılar. ülkede hiçbir toplumsal örgüt işgalci güçlere meşru bir zemin sağlamaya yanaşmadı. partinin reform karşıtı muhafazakar kesimlerinin büyük bölümü bile işgale karşı cephe aldı ve temsilcileri eski yöneticileri tanıyacaklarını açıkladılar. bu noktada tüm doğu avrupa için büyük bir fırsat kaçırıldı. 60'ların başına kadar gelen baskı döneminde yarıdan çoğu tasfiye edilen parti halen tüm nüfusun %12'sini kapsamaktaydı. üyelerinin %90'ı reformcuların yanındaydı ve işgalle birlikte muhafazakarlar da onlara katılmıştı. tasfiye edilen bir milyon kişi tekrar partiyle yakınlaşmaya başlamıştı. halkın tamamı işgale karşı reformcuları desteklemekteydi. insanlar silahsız olarak tankların önüne sosyalizm diye imza attıkları pankartlarla çıkmaktaydı. duvarlarda sovyet işgalini ve ağlayan lenin'i tasvir eden posterler asılıydı. ve parti tüm bunlara rağmen silahlı bir direniş örgütlemeye ve ordunun kaynaklarını kullanmaya girişmedi. genel grev çağrısı dahi yapmadı.
Kaynak
Lol 

Kayıp İslam Tarihi Hakkında Tüm Bilgileri Barındıran Kitap


Tarih sahasında genel okuyucu kitlesine hitap eden, dolayısıyla ilmî yönü çok öne çıkmamakla birlikte kuru hamaset girdabında da boğulmayan, ele aldığı konuyu genel hatlarıyla ortaya koyan eserler, belli bir ihtiyacı karşılamaktadır. Zira ciltler dolduracak ayrıntılı malûmâta sahip eserleri okumak herkes için mümkün olmadığı gibi konu hakkında evvelden umumî bir fikir sahibi olmak, bu hacimli eserler dünyasına girebilmek için bir anahtar vazifesi de görebilmektedir. Birkaç ay öncesinde, İslâm tarihini bu minvalde ele alan bir kitap Türkçeye tercüme edildi.

Firas Alkhateeb tarafından İngilizce kaleme alınan Kayıp İslâm Tarihi adlı bu eser, aslında web tabanlı bir projenin ürünü… Alkhateeb’in kurduğu ve İslam tarihinin sosyal, siyasal, kültürel ve bilimsel mirasını tanıttığı, İslam alimlerinin eserlerinden örnekler, çizimler, bilimsel bilgiler gibi modern Batı insanı bir tarafa, Müslümanların dahi önemli ölçüde haberdar olmadığı verileri sunduğu lostislamichistory.com internet sitesinin büyük bir teveccüh görmesi üzerine bu birikimin bir kitapta toplanması fikri gelişti ve kitap da böylece ortaya çıkmış oldu.

Kitap, İslâm tarihini Cahiliye döneminden başlayıp 21. yüzyıla kadar bütüncül bir şekilde ele alıp değerlendirme hedefine yönelmiş bir çalışma… On bir bölümden oluşan kitapta siyasi gelişmelerin yanı sıra bilimsel faaliyetler ve önemli atılım ve kargaşa dönemlerine de yer verilmiş. Önce Cahiliye toplumu ele alınarak, Risalet ve ardından dört halife dönemi anlatılmış. Bundan sonra kronolojik bir anlatımla Emeviler, Abbasiler ve Moğol istîlâsı geliyor. Endülüs’e ayrı bir bölümün ayrıldığı kitapta Osmanlı devri, “Diriliş” adıyla yeniden toparlanma ve yükseliş olarak işlenmiş. Bundan sonra ise Müslüman medeniyetinin düşüşü ve bu düşüşün doğal bir sonucu olarak hayatımıza giren bazı teolojik sorunlara değinilerek, “tecdîd” hareketlerinden bahsedilmiş.

Açık ve anlaşılır bir üslupla kaleme alınan eserde elbette bu konulara dair teferruatlı malumat bulunmuyor ki kitabın böyle bir iddiası da yok. Kitabı okuduğunuzda, önünüzde İslâm medeniyetinin 1400 yıllık serencamıyla ilgili genel bir resim beliriyor. Dolayısıyla bu kitap, sonraki okumalar için yol gösteren bir başlangıç basamağı olarak görülebilir. Bununla birlikte, kitabın göze çarpan kimi kusurları da yok değil. Meselâ Müslüman ilim adamlarının temel vazifesinin adeta Antik Yunan’la Rönesans Avrupası arasında bir “köprü ve taşıyıcı” olarak değerlendirilmesi, başka birçok eserde de görülen, “övücü” olduğu zannedilen ve fakat esasında pejoratif mahiyeti hâiz bir anlayıştır.

Tüm bunları göz önünde bulundurursak, Türk ve İslam tarihi ile ilgili kitap, film, tiyatro vb. eserleri takip eden Türk insanının İslâm tarihiyle alakalı genel ve özet bilgi ihtiyacına cevap verebilecek nitelikte olan bu eser okunup ardından daha derin okumalar yapılabilir.
Kaynak 
Burs Haber

Anadolu'da Üçüncü Jeolojik Dönem


Bu zaman, Türkiye’nin yeryüzü şekillerinin oluşumu bakımından çok önemlidir. Çünkü Alp dağ oluşumu hareketleri bu devirde meydana gelmiştir. Tethys denizinin kuzeyindeki eski Avrupa kıtası (Fenno sarmatia) ve güneyindeki eski Afrika kıtası (Gond-wana) yeniden birbirlerine doğru hareket etmişlerdir. Böylece Alp orojenezi başlamıştır. Alp orojeneziyle Türkiye arazisi büyük bir şekil değişikliğine uğramıştır. Kuzeyde Kuzey Anadolu Dağları, güneyde ise Toros dağları oluşmuşlardır. Kuzey Anadolu Dağları ve Toros dağları, Alp dağlarından başlayarak Himalayalara kadar uzanan büyük bir kıvrım sisteminin (Alp – Himalaya sistemi) parçalarıdır. Üçüncü Zamanın sonlarına doğru bu sistemi oluşturan dağlar, hızla aşınmaya uğramıştır. Buralardan aşınan materyaller, Orta Anadolu’daki gölleri doldurmaya başlamıştır. Bu göllerde oluşan kalker, kil, marn, kum taşı gibi tortul tabakalar, İç Anadolu Bölgesi’nde geniş alanlar kaplar.

 Üçüncü Zamanın son bölümü olan Neojen’de İç Anadolu’daki çukur alanlar, sularla dolarak göl halini almıştır. Bu dönemde Anadolu’da sıcak ve yağışlı iklim koşulları egemen olmuştur. Buna bağlı olarak bu belgede gür bir orman örtüsü oluşmuştur. Bunun sonucu olarak bitkisel organik maddelerin göl diplerine çökelmesi ile çoğunluğu İç ve Batı Anadolu’da bulunan linyit yatakları oluşmuştur. Üçüncü Jeolojik Zamanın sonlarında Anadolu, bütünüyle yükselmeye başlamıştır. Buna karşılık Karadeniz ve Akdeniz çanakları da giderek çökmeye başlamış ve Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan Arabistan kalkanı kuzeye hareket ederek Doğu Anadolu arazisini kuzeye doğru sıkıştırmıştır. Bu sıkışma sırasında çok sayıda kırılmalar olmuştur. Böylece Kuzey Anadolu fay kuşağı oluşmuştur. Türkiye’nin aktif deprem kuşağı üzerinde bulunması da bunun sonucudur. Üçüncü Zaman, Türkiye’de volkanizmanın da yoğun olduğu dönemdir. Doğu ve İç Anadolu’daki volkan konilerinin çoğu, bu zamanda oluşmaya başlamıştır. Her iki bölgedeki yanardağlar, Alp orojenezi sırasında meydana gelen kırık hatları boyunca yer almıştır.

Bilimin Öncüleri Listesi

Bailimin öncüleri kimlerdir

Onlar, "Bilimsel Devrimler" yaparak dünya tarihine öyle damgalar vurdular ki batılı âlimler onların bilgileri ile meşhur olabildi. Bakalım siz onların kaçını tanıyorsunuz Aşağıdaki isimlerden kaç tanesini daha önce duydunuz, kaç tanesini hatırlıyorsunuz ve kaç tanesi hakkında yeterli bilgi sahibisiniz. İsterseniz bu isimleri araştıra bilirsiniz.

 Abbas Vesim Efendi, Abdurrahman el-Hâzinî, Abdurrahman es-Sûfî, Abdüllatif Bağdâdî, Ahmed Cevdet Paşa, Akşemseddîn Ali İbn Rıdvan, Ali Kuşçu, Battânî, Bîrûnî, Bitrûcî, Câbir İbn Eflâh, Câbir İbn Hayyârı, Câhız Cezerî, Çağmînî, Dâvud Ağa, 1 . Dâvûd-i Antâkî, Demîrî, Dîneverî, Ebû Kâmil Şucâ Ebû Ma'şer, Ebû'l-Vefâ Buzcânî, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Evliyâ Çelebi, Fârâbî, Fergânî, Fezârî, Fuzûlî, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Gıyâsaddîn Cemşîd el-Kâşî, Habeş el-Hâsib Hacı Paşa, Halifezâde Hârizmî, Hâzin, Hoca İshak Efendi Hucendî, Hüseyin Rıfkı Tâmanî, İbn Bâcce, İbn Firnas, İbn Haldûn, İbn Havkal, İbn Rüşd, İbn Sînâ, İbn Tufeyl, İbn Türk, İbn Vahşiyye, İbn Yûnus, İbnü'l-Avvâm, İbnü'l-Baytâr, İbnü'l-Bennâ, İbnü'l-Heysem, İbnü'n-Nefis, İbnü'ş-Şâtır, İdrisî, İhvân-ı Safâ, İsmail Gelenbevî, Kadızâde-i Rûmî Kalesâdî, Karâfî, Kâşgarlı Mahmud, Kâtib Çelebi, Kazvînî, Hamdullah Kazvînî, Zekeriya, Kehhâl, Kemâleddin el-Fârisî Kerecî, Kırımlı Aziz bey Kindî, Lagârî Hasan Çelebi, Mâşâallah, Matrakçı Nasuh, Mecrîtî Mecûsî, Mehmed Fatın, Gökmen, Mes'ûdî, Mimar Sinân, Mirim Çelebi, Molla Lütfi Musaoğulları, Mustafa Behçet Efendi, Nasîrüddin Tûsî, Nidâî, Ömer Hayyâm, Pîri Reis Râzî, Sâbit Ibn Kurre, Sabuncuoğlu Şerefeddîn, Salih Zeki, Şeydi Ali Reis, Seyyid Ali Paşa, Sinan Paşa, Taberî, Takiyyüddîn Uluğ Bey, Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa, Yâkût, Yusuf Hâs Hâcib, Zehrâvî, Zerkâlî Zühroğulları. Bütün bu isimler İslamiyet'in medarı iftiharı ve bugün, dünya üzerinde İslam Medeniyeti'nin üstünlüğünden söz edebilmemizi sağlayan bilim adamları.

 Biz sizlere bütün bu isimleri Yeditepe Üniversitesi öğretim üyesi Mehmet Bayraktar'ın İnkilab Yayınlarından çıkan İslam Bilim Adamları kitabından naklettik. Özellikle gençler için hazırlanmış olmasına rağmen, hemen her Müslümanın bilmesinde büyük yarar bulunan eserde, tüm bu isimlerin hayatı, eserleri, ilmi kişiliği ve bilime katkıları özlü şekilde yer alıyor ve renkli resimlere etikelenmiş genel kültür bilgileri eşliğinde sunuluyor.
Kaynak

İlk Eczane Müslümanlar Tarafından mı Kuruldu?

İlk kurulan eczaneler müslümanlar tarından kurulmuştur

Tıp alanında Müslüman Alimler, yunan ve Romalılardan çok daha ileride olup, tıbbi ilimlerin yegane kaynağı durumundadırlar. Hatta bir çok yabancı alim bizim kaynaklarımızı kullanmışlardır. Bütün gelişmelerin temeli yüzyıllar öncesinden beri, bu ilim adamlarımızın ortaya koyduğu bilgilere eklenerek bugünkü seviyesine ulaşmıştır.

İlk tıbbi ilaçların hazırlanıp vatandaşa reçete ile yazılarak sunulduğu Eczaneler İlk kez Müslümanlar tarafından kurulmuştur. İlk Resmî eczaneleri daha 708 yılında El-Mansûr’un halifeliği zamanında kurdular. 9. asırdan itibaren, askerî sağlık işlerine ait olanları da dâhil bütün eczaneler, resmî kontrole tabi bulunuyordu. Nasıl doktorların bir başı varsa, her şehirde yeni eczacıları imtihan eden ve onlara lisans veren, eczacıların da bir başı vardı. Bu eczaneler, bizzat sağlık zabıtası memurları tarafından muntazam şekilde denetimde bulunuluyordu.

Önemli Tarihi Kişiler Hakkında Bilgiler


Dünyada bir çok yararlı işler yapmış tarihi kişiliklerin yaşamları da sahip oldukları şöhret kadar bazen ilginç bilgilerde olabiliyor. Elvis Presley'den tutun Albert Einstein'a, ünlü dahi Nikola Tesla'ya kadar dünyaya mâl olmuş önemli tarihi kişilikler hakkında hiç bilmediğiniz bilgilere sahip olacaksınız. Yüksek IQ seviyesinde ki bu bilim adamları ve tarihin akışını değiştiren büyük düşünürler ile tanışacaksınız.

Nikola Tesla hakkında bilgiler

Osmanlı Padişahlarının Hiç Bilmediğiniz İlginç Özellikleri


600 yıllık Osmanlı tarihi 36 farklı padişahın yönetimine tanıklık etti. Tarih derslerimizde bu insanların yaptıkları büyük icraatlar anlatılıyor fakat birşey unutuluyor. Bu padişahların her birinin farklı özellikleri, farklı ilgi alanları vardı. İşte tarihin biraz daha özel hayat kısmı diyebileceğimiz, bazı Osmanlı padişahlarının pek bilinmeyen özellikleri. Osmanlı padişahlarının hiç bilinmeyen ilginç özellikleri Osman Gazi Güreşe çok meraklıydı, askerleri ile antremanlar sırasında güreştiği bilinmektedir. Bunun yanında gönlü bol bir insandı. Orhan Gazi Orhan Gazi iyi bir padişah aynı zamanda iyi bir seyyahtı. O dönemde Osmanlının yüz civarında kalesi bulunuyordu. Orhan gazi zamanının çoğunu bu kaleleri teftiş etmek ve dolaşmakla geçirirdi. Yıldırım Beyazıt Asla geri adım atmayan, sinirli, insanların tedirgin olduğu bir padişahtı. Ata binmek ve silah kullanmak konusunda çok maharetliydi. Ayrıca Osmanlı devletinde şiir yazdığı bilinen ilk padişahtır. süs havuzları çok hoşuna giderdi.

 Fatih Sultan Mehmetten önce İstanbulu kuşatsa da alamamıştır. 1. Mehmet Henüz şehzadeliği esnasında tüm diyara güreşte olan mahareti ile nam salmıştı. Avcılık konusuna aşırı derecede ilgiliydi. Nitekim bir av esnasında yaban domuzu kovalarken attan düşüp vefat etmiştir. Fatih Sultan Mehmet Devlet işlerinden arta kalan zamanı sarayın bahçesinde ağaç, sebze ve çiçek yetiştirmekle geçirirdi. Okçuluğa özel ilgisi vardı bu yüzden Savaş alanlarında ve eğitimlerde okçu birliklerine özellikle önem gösterirdi. Yavuz Sultan Selim Savaşçı kişiliği ile ön plana çıkan Yavuz Sultan Selim yeniçeri geleneklerine bağlı bir padişahtı, bu yüzden diğer padişahlar gibi sakal bırakmazdı. Uyumayı pek sevmez, bir günde sadece 3 - 4 saat uyurdu. Kanuni Sultan Süleyman 46 yıllık hüküm süresi ile en uzun süre tahtta kalan padişah olarak tarihe geçmiştir. Kanuni Sultan Süleyman zanaat olarak kundura imalatçılığı yapmaktaydı. Bunun yanında iyi bir hat ustasıydı. Değerli taşları işleme konusuna özel ilgisi vardı.

 1. Ahmet Henüz çocuk sayılabilecek yaşta 13-14 yaşlarında tahta çıkmıştır. Ayrıca tahta çıktık dan sonra sünnet olan ilk padişahtır. 4. Murat Gücü ve cüssesi ile tanınan 4. murat aynı zamanda uyguladığı tütün ve içki yasakları ile bilinir. Bu yasaklara uymayan pek çok kişiyi öldürtmüş bazı zamanlar ise öldürme işini bizzat kendisi yapmıştır.  Neredeyse her akşam kılık değiştirip halkın arasına katılır ve bizzat gözlem yapardı. 4. murat hakkında Bir kılıç hamlesi ile atı ortadan ikiye böldüğü, attığı bir okun mermiden ileriye düşmesi gibi pek çok olay kaynaklarda yazmaktadır. Savaşlarda kullandığı 250 kiloluk gürzü top kapı sarayında sergilenmektedir. 2. ABDÜLHAMİT Zanaat olarak oymacılık ve marangozluğu öğrenmiştir. Ayrıca antika eşyalara özel ilgisi vardı. Saraydan ayrılamadığı için bulabildiği tüm seyahatnameleri tercüme ettirip okumuştur.
KAYNAK

Vikinglerin Pusulalarının Sırrı


Tarih öncesinden eski kavimlerden olan viking pusulaları günümüzde dahi sırrını korumaktadır. Yüzyıllar önce derin okyanuslarda yol almak oldukça zorlu ve bir o kadarda tehlikeli bir işti ve o yıllarda en önemli ticaret yolu denizdi. Savaşları da bunun içerisine eklediğimizde okyanusta yolculuk yapmak çok önemliydi.

Unutmayın; GPS gibi bir teknoloji yoktu. Mesela Avrupa'dan yola çıkıp Amerika'ya gitmek istediğinizde, yol üzerinde Madagaskar'a çarpmanız oldukça mümkündü. Bilirsiniz, okyanusta her yer aynıymış gibi görünür insana. Günümüz bilim insanları, Vikingler'in hiçbir sorun yaşamadan Norveç'ten Grönland'e rahatça gidip gelmesinin arkasındaki sırrı aramaya koyuldu. 1948 yılında, 11. yüzyıldan kalma bir manastırda, Vikingler'e ait ve oldukça gelişmiş bir pusula bulundu ve pusula uzun zamandır incelenmesine rağmen sırrı çözülemedi.

Vikingler Yön Bulmak İçin Taşları da Kullanıyor muydu?


Vikinglerin diğer bir yön bulma aracı olarak kullandığı güneş taşı olarak bilinen ama daha keşfi gerçekleşmemiş bir kristal olduğununa inanılıyor. Genellikle fırtınalı ve bulutlu havalarda denize açıldıklarında bu taşı kullanarak yönlerini matematiksel olarak hesapladıkları düşünülmekte aksi taktirde vikinglerin bu kadar uzun yollar alması imkansız olabileceği aşikar olduğu bilinmektedir. Taşı güneşe doğru tutulduğunda yansıyan ışıklar yön bulmak için hesaplanıyordu. Buna benzer kristaller ile denemeler gerçekleştirilse bile başarılı olunamadı. 

Eğer o dönemlerde manyetik pusula icat edilmiş olsaydı havanın bulutlu olması da vikingler için havanın bulutlu olmasının hiç bir önemi olmayacaktı. Ancak o koşullarda ki pusula bulutlu havada yön bulamıyor ve bu durumda güneş taşı devreye giriyordu. 

Tarih Boyunca Gelmiş Geçmiş En İlginç İcatları

Bugünümüzde bile rastlayamayacağımız çok ilginç ve bir o kadar da önemli icatları derledik. Tarih boyunca icat edilmiş en ilginç icatlar sizleri hayrete sokacak. 21.yüzyılda dahi neden bunların geliştirilmediğini ve halka satılmadığını sorgulayacaksınız. Buluşlar içinde neler yok ki çocukların korunması için özel bebek arabalarımı, okumayı sevenler için özel tasarımlar mı umarım yazımızı beğenirsiniz.

Tek tekerlekli Bisiklet


İki büyük savaşın olmasına rağmen, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nın arasındaki karanlık yıllarda bile insanoğlu yeni şeylere olan ilgisi hiç bitmedi ve icatlar gelmeye devam etti. İşte o icatlardan biri; 1931'de İtalyan M. Goventosa de Udine tarafından icat edilen tek tekerlekli motosiklet. Araç saatte 150 kilometre hıza ulaşabiliyor ve çok yol hakimiyeti çok iyidi.

Elektrikli Yelek


Bu ilginç keşif 1932 yılında, Amerika'da trafik polisleri kış aylarında üşümesin diye elektrikle ısınan bir yelek yapıldı. Gereken enerji sokaklardaki prizler kullanılarak sağlanıyordu. Bunun için polislerin durduğu yoğun olan bölgelere prizler monte edildi.

Radyolu Bebek Arabası

Bu icat tüm ailelerin ilgisini çekecektir. Bebeğin uyuya bilmesi ve sessiz kalması için bebek arabasına bir anten ve radyo eklenmiş bu eski zamanda  ne kadar başarılı olundu bilemiyoruz. 

Yatarak Kitap Okuma Gözlüğü


Bir çok insan kitap okumayı sever ancak bu icadı yapan gerçekten devrim niteliğinde bir keşif yapmış. Genelde yatakta sırtımızı dayayarak kitap okuruz ancak bu icat ile kafamızı yastığımıza koyduğumuzda bile kitap okuya bileceğiz ki bu icadı yani yatarak kitap okuma gözlüğünü bula bilirsek. Bu buluş İngiltere'de 1936 yılında bulunmuştur. Kimin bulduğunu araştırdım ama bir sonuca varmadım. Sadece resmi var.

Su Üzerinde Ve Karada Gidebilen Bisiklet


Yine eski bir tarih ve yine en ilginç icatlardan bir tanesi su üzerinde gidebilen bisiklet. Kullandığımız bisikletin su üzerinde süre bilmeyi kim istemez ki üstelik günümüzün teknolojisinde bile yokken. Ama 1930'lu yıllarda bu düşünülmüş ve icat edilmiş hemde ismine cyclomer verilmiş. Ne varsa eskilerde varmış gerçekten. Bu bisiklet ile balık tutmaya gitmek harika bir şey olurdu. 

Bebeği ve Anneyi Zehirli Gazlardan Koruyan Bebek Arabası


Eski yıllarda çok fazla savaşın olduğunu biliyoruz ve icatlar bu konuyu düşünerek hem anneyi hemde bebeği olası bir zehirli gazlardan korumak için bebek arabası icat etmiş. Gerçekten çok iyi düşünülmüş başarılı bir icat.

Paris Barış Konferansının Toplanması


Birinci dünya savaşı bitmesinin en önemli nedenlerinden bir tanesidir. 18 Ocak 1919 yılında Paris'te yapılan konferans ile anlaşmaya varıldı. Konferansın en önemli özelliği ittifak devletleri dahil olmak üzere 32 devletin de katılmasıydı. Katılım gösteren devletler 3 gruba ayrıldılar; Müttefik, kısmen müttefik ve orta devletler olarak isimlendirildiler. Bunların içerisinden 5 devlet tam yetkiye sahipti. Amerika birleşik devletleri, Fransa, İngiltere, İtalya ve Japonya gibi ülkelerin dış işleri bakanlığı en yetkili konsey üyeleriydi.

Paris barış konferansı 18 ocak 1919 yılında yeni Alman imparatorluğu'nun kurulduğu yıl dönümüne denk geldi. Onlarda ise konseye hakim olan ülkeler ise İngiltere ve Fransa oldu. Fransa, Almanya'nın her koşulda etkisiz halde olmasını amaçlayan öneri sunmuştur. İngiltere ise Almanların donanmasını ortadan kaldırmayı hedefliyordu . Paris barış anlaşmasının sonuçlarını en merak edenler ise Osmanlı devleti bünyesinde yaşayan Rumlar olmuştur.

Dünyanın Her Bölgesi Hiroşima Gibi Olabilir mi ?


Rusya'da bilim adamları, dünyanın manyetik kutuplarının sürekli kaymakta olduğunu tartışıyor. Bu kaymanın dünyayı Hiroşima'ya çevireceğini düşünen bilim adamları çoğunlukta.  Yani böyle bir durumda doğal bir atom bombası ile karşı karşıya kalacağız anlamına gelir.

İddialara göre bu süreçin 10 yıl ile 50 yıl arası içerisinde olması bekleniyor.

Altay Mitolojisinde Türklerin Atası Oğuz Han


Oğuz Han Mitolojide ilk Türk Devleti’nin kurucusu olarak kabul edilir. Bütün hayatı boyunca Gökbörü (Börteçine) kendisine kılavuzluk etmiştir. Hayatı, daha doğumundan başlayarak olağanüstü olaylarla doludur. Yüzünün rengi maviye çalar. al (kızıl) renklidir. Ağzı ateş gibidir. Çok çabuk büyümüştür. Doğar doğmaz yemek yemiştir. Bir kez süt emip sonra çiğ et yemiştir. Gücü simgeleyen boynuzlu bir tacı vardır. Babası Kara Han’ı öldürür. Ormanda tek boynuzlu bir yaratıkla vuruşarak onu yenip öldürür. Gergedan olduğu söylenen bu canlı muhtemelen aslında bir şeytandır. Pek çok boya adlarını o verir (Uygur, Kanglı, Kıpçak, Kalaç, Karluk). İki eşinden toplam altı tane oğlu olmuş ve bunların çocuklarından da Oğuz boyları meydana gelmiştir. Avlanırken, bir ortasında yer alan bir ada bulur. Bu adanın ortasındaki bir ağacın kovuğunda ışıklar saçan çok güzel bir kız oturmaktadır (Yarsub “Yer-Su” bu kızla sembolize edilir). Saçları akarsular gibi mavidir ve dişleri inci gibidir.

Onunla evlenir ve üç oğlu olur. Aradan yıllar geçer, bir gün gökten güçlü mavi bir ışık düşer ve ortasında güzel bir kız bulur (Gök-Kal “Gök-Hava” da bu kızla sembolize edilmiştir). İnanılmaz güzellikte olan bu kızın başında kutup yıldızı gibi ateşten bir ışık demeti vardır. Bu kızla da evlenir ve üç çocuğu olur. Rüyasında gördüğü Gümüş Ok’u bulup getiren ilk üç oğluna bölerek paylaştırır. Aynı şekilde rüyasında gördüğü Altın Yay’ı da ikinci karısından olan çocuklarına paylaştırır. Tarihçi Rüstem Paşa’ya göre Kuran'da adı geçen Zülkarneyn adlı kutlu kişi Oğuz Han’dır. Çünkü çiftboynuzlu tacı ile tanınmıştır. Lak (Ilak), Rak (Irak), Zak (Izak) gibi efsanevi ülkelerin kağanlarını yenerek buraları fetheder.

Atatürk Geometri Kitabı


Atatürk tarafından ilk defa Türkçe geometri terimleri kullanılarak 1936 yılının sonunda yazılmış olan 44 sayfalık kitap. Agop Dilaçar kitabın 1971 baskısına yazdığı önsözde, kitabın yazılış hikâyesini anlatır. 1936 yılının sonbaharında Atatürk, Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman ve Agop Dilaçar'ı Beyoğlu'ndaki Haşet Kitabevine gönderir ve Fransızca geometri kitapları aldırır. Kitaplar gelince uzmanlarla beraber gözden geçirmiş ve geometri kitabının ilk çalışmalarına başlamıştır. Kış ayları boyunca Dolmabahçe Sarayı'nda bu kitap üzerine çalışan Atatürk'ün hazırladığı kitap Kültür Bakanlığı tarafından 1937 yılında yayımlanmıştır.

Atatürk, kitabında Arapça ve Farsça kökenli bazı geometri terimlerine; boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, dikey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, çokgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev, alan, varsayı, gerekçe gibi günümüzde hâlâ kullanmayı sürdürdüğümüz Türkçe karşılıklar bulmuştur. Kitabın yazarının Atatürk olduğu kitapta belirtilmemiş; kapağında sadece "Geometri öğretenlerle, bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olarak Kültür Bakanlığı’nca neşredilmiştir" şeklinde bir not düşülmüştür. Osmanlı döneminde üçgene müselles, alana Mesaha-i sathiye, dik açıya zaviye-i kaime, yüksekliğe kaide irtifaı deniliyordu. Üçgenin alanını için "Üçgenin alanı taban uzunluğu ile yüksekliğinin çarpımının yarısına eşittir" tanımı yerine, "Bir müsellesin mesaha-i sathiyesi, kaidesinin irtifaına hâsıl-ı zarbinin nısfına müsavidir" tanımı kullanılıyordu.

Ulusal Bağımsızlık Yani Ulusal Birlik Nedir ?


Ulusal Birlik ve Beraberlik ilkesi, Atatürk milliyetçiliğinin zorunlu bir sonucudur. Bu görüş ve anlayışa göre, millet ülkesiyle birlikte bölünmez bir bütündür. Atatürk, Türk milleti bir bütün haline gelmeden Kurtuluş Savaşı'nı başlatmamıştı. Ancak bölücü, zedeleyici akımları ve ayaklanmaları bastırdıktan sonra başarı yolları kendisine açılmıştır. Atatürk konuşmalarında, sırası geldikçe, hem zaferin hem de devrimlerin ulusal birlikle gerçekleştiğini belirtmiştir. O, hiçbir zaman vatanı milletten ayrı düşünmemiştir.

 Mademki millet aynı ideale bağlı insanların oluşturduğu bir birliktir, o halde insanların üzerinde yaşadığı vatan parçası da bir bütündür, kutsaldır. Bölünemez, parçalanamaz. Bunun aksini düşünmek ya da düşündürmek Atatürk İlkeler'ini ve bu ilkelerden Devrimcilik ve Laiklik ilkelerini benimsememek bunlara karşı gelmek anlamına gelir. Ve eğer Atatürk İlkeleri inkar edilirse Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Laik Türk milletinin varlığı sona ermiş olur.

Atatürk İlkeleri Nelerdir?


 Türkiye'nin çağdaşlaşma yönünü belirleyen, Atatürk Devrimleri'ne temel teşkil eden ve Türk milliyetçiliğini esas alan fikir ve düşüncelerdir.Atatürkçü Düşünce Sistemi içinde birbirine bağlı bir bütün oluşturan Atatürk İlke ve Devrimleri, Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırabilmek için bilimsel düşünceyi esas alan aklın ve mantığın çizdiği yollardır. Bu nedenle Atatürk ilke ve devrimlerinin temelinde yapıcı olup doğruya ve yararlıya yönelmek vardır. Atatürk İlkeleri, başlangıcından beri Türk Devrimi içinden doğmuş ve onun uygulamalarına yön vermiştir.

Atatürkçülük konularını araştıran bilim insanları bu ilkeleri Temel İlkeler ve Bütünleyici İlkeler olarak iki başlıkta toplarlar. Bu ilkeler, Atatürk'ün devlet anlayışına hakim olan ulus devlet, tam bağımsızlık, ulusal egemenlik ve çağdaşlaşma hedefinden kaynaklanmaktadır. Atatürk İlkeleri, önce dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Fırkası'nın program ilkeleri olarak benimsenmiştir. 1937'de çıkarılan bir kanunla 1924 Anayasası'na eklenen ilkeler, bu uygulama ile hukuken Türk ulusuna mâl edilmiştir.

Cumhuriyetçilik 


egemenliğin halkta olduğu devlet yönetimi demektir. Cumhuriyet, demokrasinin bir uygulama şekli olup, halkın kendi kendini yöneterek, yönetimde söz sahibi olduğu rejim demektir. Cumhuriyetçilik ise devlet yönetiminde cumhuriyetin bulunması demektir. Arapçada halk demek olan "cumhur" kelimesinden gelir. Bu bakımdan, halk ve yönetim kelimelerinin bir araya geldiği "demos" ve "kratos", yani demokrasi sözcüğünün eş anlamlısı kabul edilebilir. Atatürk, Cumhuriyet için; “Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare” ifadesini kullanmıştır.

  Cumhuriyet yönetimi 1923 yılından itibaren anayasaya eklenmiştir ve anayasanın birinci maddesidir. Anayasanın ikinci maddesinde de cumhuriyetin nitelikleri belirtilmiştir. Buna göre, Türkiye, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Atatürk demokratik cumhuriyeti benimsemiştir. Bununla ilgili olarak “Demokrasinin tam ve en belirgin şekli cumhuriyettir” demiştir. Aynı zamanda Atatürk, cumhuriyeti Türk gençliğine emanet ederek ülkenin sürekli yenileşme ve çağdaşlaşma içinde olmasına çalışmıştır.

Milliyetçilik 

Atatürk'e göre millet; geçmişte bir arada yaşamış, bir arada yaşayan, gelecekte de bir arada yaşama inancında ve kararında olan, aynı vatana sahip, aralarında dil, kültür ve duygu birliği olan insanlar topluluğudur. Atatürk ve Türk ulusu sayesinde Türkiye Cumhuriyeti kuruldu ve bu sayede milliyetçilik ilkesi de ortaya koyulmuştur. Atatürk'ün tanımladığı milliyetçilik, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin, ulus tanımını dil, kültür ve siyasi birliktelik değerlerine dayandıran milliyetperverlik anlayışıdır.

Halkçılık

Halkçılık ilkesi, ulusal egemenliği ön planda tutar ve demokrasiyi benimser. Devlet, vatandaşın refah ve mutluluğunu amaçlar. Vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Ulusun devlet hizmetlerinden eşit bir şekilde yararlanmasını sağlar. Atatürk’ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır. Herkes kanun önünde eşittir. Halkçılık ilkesine göre; hiçbir kimse başkalarına karşı din, dil, ırk, mezhep veya ekonomik açıdan üstünlük sağlayamaz.

Laiklik

Laiklik, devletin vatandaşlarıyla olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması ve ayrıca, herhangi bir inancın, özellikle de bir toplumda egemen olan inancın, aynı toplumda azınlıkların benimsediği inançlara baskı yapmasını önlemesi demektir. Diğer bir tanımlamayla da devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir ki devlet düzeninin, eğitim kurumlarının ve hukuk kurallarının dine değil, akla ve bilime dayandırılmasını amaçlar. Ayrıca, din işlerini kişinin vicdanına bırakarak bireyin din özgürlüğünü koruyabilmesini sağlar.

 Laikliğe göre, insan yaşamında ibadetin dışında her türlü tasarruf, dine (kutsal kitaba) göre değil, anayasaya, yasalara ve kurallara göre yapılır. Din, kişinin özel yaşamının bir parçasıdır. Laiklik ise din ve dünya işlerinin ayrılmasıdır. Mustafa Kemal 1924 yılında yaptığı bir konuşmada "Dünya yüzündeki her şey için, maddi ve manevi her şey için, yaşam için ve başarı için en doğru yol gösterici bilimdir, tekniktir. Bilimin ve tekniğin dışında yol gösterici aramak, düşüncesizliktir, bilgisizliktir, yanlıştır." demiştir. Laiklik, devletçilik dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır: Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz.

Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile genellikle yapılamaz. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel "seçkin"lerin düşünceleri önemlidir. Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında, sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması ve yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması ilkelerine bağlamaktadır.

Devletçilik

Devletçilik, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin düzenlenmesi ve özel sektörün girmek istemediği veya yetersiz kaldığı ya da ulusal çıkarların gerekli kıldığı alanlara girmesini öngörür. Atatürk’ün devletçilik ilkesi; Türk toplumunun ulaşmak istediği çağdaş ve modern bir düzen için gerekli olan ekonominin güçlendirilmesi ve ulusallaştırılması'dır. Devletçilik ilkesine göre, devlet ekonomiyle ilgili olarak doğrudan doğruya müdahale yapabilir. Ekonomik teşebbüsler sadece devlet tarafından yapılmayacak, özel teşebbüslere izin verilecek fakat hiçbir özel teşebbüs devlet kontrolünden ve teftişinden çıkamayacak. Mustafa Kemal Atatürk'ün ''ulusal ekonomiyi, sağlam temeller üzerine oturtma amacına yönelik olarak ve İktisaden zayıf bir ulus, fakirlik ve sefaletten kurtulamaz.

Toplumsal ve siyasi felaketten yakasını kurtaramaz." felsefesine dayalı olarak Atatürk İlkeleri arasında yerini almış olan ilkedir. Atatürk bu ilkenin amacını "Bizim güttüğümüz "devletçilik" bireysel çalışma ve etkinliği esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu refaha, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde özellikle ekonomik alanlarda, devleti fiilen ilgilendirmektir." diyerek açıklamaktadır.

İnkılapçılık

İnkılapçılık (Devrimcilik), Türk ulusunun çağdaşlaşması yolunda yapılan Atatürk devrimlerinin benimsenmesi, geliştirilmesi ve her türlü tehlikelere karşı korunmasıdır. Bu ilke, seçkinciliği açıkça yansıyan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren Türk milliyetçisi bir devrimcilik anlayışıdır. Kemalist Devrimcilik anlayışının iki yanı bulunur. Birinci yanı, eski düzenin geçerliliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp, yerlerine çağın gereksinimlerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm, bununla yetinmemekte, devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişimlere açıklık biçiminde anlatmakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.

 Atatürk, yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının korunmasını devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama onun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları gerektireceğinin bilincindeydi. Bu nedenledir ki, Atatürkçülüğün kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara koşut olarak sadece kurumların değil, düşüncelerin de değişmesinin gerekliliğini biliyordu. İşte bu nedenledir ki, Kemalizm'in Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "Sürekli Devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır. En ilerici kurumlar bile, koşullar içinde eskir. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler, günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamazlar. Kemalizm'in sürekli devrimcilik anlayışının temel sebebi budur.

Kader Nedir ve Çeşitleri


Mutlak Kader

Hayattaki hatta evrende ki silinmeyecek yazı  olarak kabul edilen mutlak kader yani Levh-i mahfuzda kayıtlı olan ve Allah'ın iradesini yansıtan kesin ve değişmeyen kaderimizdir. Bu mutlak kader dua, büyü ya da hiçbir güç, tedbir ve gayretle değiştirilemez ve yönlendirilemez. Bizim istek ve bilgimiz dışında oluşan bu kaderin kapsamına, doğduğumuz memleket, dönem, ailemiz, eşimiz, evladımız, işimiz, ecelimiz ve yaşamımızın derinden etkileyecek ve şekillendirecek olaylar girmektedir.

Muhallak Kader

Muhallak kader ise  kişinin kendi iradesini kullanarak kaderini ve yaşamını şekillendirmesi olarak açıklanabilir. Bunlara özel zevklerimiz, meraklarımız, ikili ilişkilerimiz, olaylar karşısında verdiğimiz tepkiler ve bu tepki ve davranışlarımızı kontrol etme becerilerimiz örnek olarak gösterilebilir. Mutlak kaderimizi oynanan bir oyunun kurallarına benzetecek olursak, muallak kaderimiz ise oyuncunun bu oyunu oynarken gösterdiği becerilerin tümüdür. Buna en iyi örnek olarak tavla oyununu göstermek mümkündür.

Örnek vermek gerekirse Tavla oyununun kendisine özgü kuralları mutlak kader olarak kabul edilmelidir. Gelen zara göre oyuncunun pulunu kaçması, kapı alması, bazen rakip oyuncunun pulunu kırması nasıl bir ustalık gerektiriyorsa, kişide yaşarken aynı ustalığı göstererek yaşamını şekillendirebilir. Oyuncunun oyun süresince zarının iyi gelmesi oyuncu usta değilse maçı kazanmasına yetmeyeceği gibi zarı pek iyi gelmese de usta bir oyuncunun maçı kazanma şansı oldukça yüksektir.